Ekiplerin Beş Temel Aksaklığı

Patrick Lencioni’nin “Ekiplerin 5 temel aksaklığı” (The five dysfunctions of a team) kitabı elime geçti, hikaye şeklinde anlatıldığı için çok rahat okunuyor.

Ekip

Türkçesini şuradan alabilirsiniz. Silikon Vadisinde ürünü ve ekipleri daha güçlü olup rakiplerinin gerisine düşen bir firmanın CEO’su olarak atanan Kathryn’nin birlikte çalışamayan ve farklı çıkar yaklaşımları olan müdürlerin oluşturduğu ekibi nasıl birlikte çalışabilen etkili bir ekip haline getirmesinin öyküsü… Bu öykü üzerinden ekiplerin aksama noktalarını 5 maddede toplayan yazar, kitabın sonunda bu aksaklıkları ayrıntısı ile inceliyor ve bu aksaklıkların giderilmesi için sırasını da belirterek bazı önerilerde bulunuyor. Bunlar üzerinden gidelim.

team

1 – Güven eksikliği (Absence of Trust) : Herşey güvenle başlıyor, eğer ekip içindeki insanlar birbirlerine güvenmiyorlarsa, birbirlerine sorunlarla ilgili samimi sorular soramıyorlarsa, insanlar kendi eksikliklerini açmaktan yana ketum davranıyorlarsa, bu etkili bir ekibin oluşması için temel bir aksaklığı ifade ediyor. Kendi ekiplerinizi düşünün, eğer ekipteki herkes kendi zayıflıklarını saklıyorsa, geri besleme veya yardım istenmiyorsa, diğer insanların yapmak istedikleri ile ilgili herkes netleştirmeden sonuçlara varıyorsa, insanlar birbirlerine karşı bir tür hınç biriktiriyorsa, o ekipte güven ortamı yok demektir.

2 – Yüzleşme (tartışma) korkusu (Fear of Conflict) : Eğer ekipte güven ortamı yoksa, insanlar birbirleriyle tartışmak istemezler, kaçınırlar, sorunlara yokmuş gibi bakarlar, tartışmalarda kendi aleyhine bir sonuç çıkacak endişesiyle aşırı savunmacı davranırlar, bu da yapıcı diyaloğu engeller. Bu ekiplerde daha çok kişilikler tartışıldığı, genellemeler yapıldığı ve şirket adına kararlar başka kişisel ajandalara göre alındığı için “konular” (issues) üzerinde tartışma sağlıklı olmaz. Kararlar, “bu kimin işine yarar” yaklaşımı ile alınabilir, bu da toplam ekip başarısına negatif etki yapar.

3 – Söz vermeden kaçınmak (lack of commitment) : Birbirine güvenmeyen ve sağlıklı bir şekilde tartışamayan ekiplerdeki insanlar, bir projeye, bir stratejiye bağlanmaktan, sorumluluk almaktan kaçınırlar. Liderin gösterdiği vizyona katılım göstermek istemeyebilirler, çünkü kınanma korkusu olmadan kendi bakış açılarını iletememiş, belki bazı endişelerini ifade edememiş olurlar. Aynı şekilde çoğunlukla alınan bu kararlarla ilgili kendilerini adamış hissetmedikleri için kendi ekipleri de kararın gücünü hissedemez, kaçacak bazı argümanlar geliştirebilir.

4 – Sorumluluktan kaçınmak (Avoidance of accountability) : Ekip çalışanları, bir projeye veya bir stratejiye inanmadıkları ve katılım göstermedikleri için sorumluluktan kaçınmaya çalışırlar. Bu şekilde ekip içinde insanlar birbirlerinin sorumluluk alanlarını takip etmezler, takım arkadaşları sadece kendi sorumluluklarını onlara bir zarar gelmeyecek kadar üstlenirler ve tüm ekibin başarısı için ortak eylemlere katılım göstermeyebilirler.

5 – Sonuçlara ilgisiz kalmak (inattention to results) : Ekipte insanlar birbirlerini sorumlu tutmazlarsa, toplam sonuca da ilgisiz kalırlar. Ekip kopuk hale gelir. Bu noktada artık ekipteki bazı insanlar kendi kariyerleri veya egoları için tüm ekibin hedeflerinden uzaklaşmış, motivasyon kaynakları da farklılaşmış olabilir.

Tüm bu 5 maddenin düzelmesi için kitapta kısa bir öneri bölümü var, fakat bence aksaklıkları gösterme üzerine bir kitap olması onu ilginç kılıyor. Demirel’in güzel bir sözü vardı, “neyin olacağını anlamak için önce neyin olamayacağını göstermek gerekir.”… Kendi içinde olduğunuz veya yönettiğiniz ekiplerde bu sorunlar var mı?

Kazanmanın Psikolojisi

Dr. Deniz Waitley’in 1979 yılında yayınladığı “Psychology of Winning” kitabını okudum.

winning

Aslında bence dijital dönemden önce yazılmış olmasının anlamı var, bugünün başarı tanımlamalarından farklı, örnekler daha insan ilişkileri üzerine, daha çok başarının hazırlanabilen, planlanabilen, insana bağlı, pozitif düşünme ve davranma ile yakından ilişkili bir davranış bütünü olduğunu anlatıyor ve on bölümde başarını insanın özelliklerini anlatıyor. Birçoğu birbiriyle bağlantılı olmakla birlikte, her bir özellikle ilgili kısa açıklamalar, özet ve “yapılacaklar” (action list) verilmiş. Bazı noktalar tabii genel olmakla birlikte alınabilecek notlar var.

Bu defa farklı birşey yapıp, kullanmakta olduğum bir web hizmetine kitabın her bölümü ile ilgili aldığım notları yazdım, bu notları yayınlamak istedim. Aşağıdaki linkten bulabilirsiniz. (ingilizce)

https://workflowy.com/s/NakRA8KXFj

 

 

 

Chrome – Pocket – Buffer

Sosyal medyada kafanıza esen zamanda değil de, planlı paylaşımlarda bulunmak isterseniz, şöyle bir önerim olabilir…

http://www.getpocket.com ‘dan Pocket programını kullanmaya başlayın, aynı zamanda tabletler ve Chrome eklentisini de etkin hale getirin… Böylece Chrome ile gezerken beğendiğiniz bir linke sağ tıkladığınız zaman onu Pocket’a atabilir, sonra tabletinizden okuyabilirsiniz.

http://www.buffer.com ‘dan Buffer’a başlayın, yine Chrome eklentisini de çalıştırın… Pocket’ta okuduğunuz bir yazıyı paylaş tuşundan Buffer’a yollayabilir, Twitter / Facebook / Linkedin ‘den istediklerinizi seçebilir ve ne zaman yayınlanacağını da ayarlayabilirsiniz. Böylece belli bir içerik akışı sağladığınız zaman, bu direk Buffer üzerinden yayınlanır.

Bir süredir kullanıyorum, öneririm.

Mustafa Kemal üzerine küçük kişisel bir deneme

43 yaşındayım. Mustafa Kemal’i ders kitaplarından öte anlamaya çalıştım, Lord Kinross okudum geceler boyu, arkadaşlarımla tartıştım uzun uzun, İTÜ’de “Aydınlanma 1923” grubunun kurulması sırasında oradaydım, o ekip de Mustafa Kemal’i farklı boyutlarıyla anlayıp bugünün dünyasına ışık tuttuğunu savunuyordu. Dışarıdan, yabancı insanların görüşlerini de hep merak ettim, objektif olmaya çalıştım.

Mustafa Kemal’in hayatında ilgimi daha çok ilk dönemler çekti… Bulgaristan’da yalnız kaldığı dönem, Şam’da yaptıkları, tabii ki Çanakkale. Sadece Alman generallere isyan eden bir Türk komutan olarak görmedim onu, içinde olduğu savaşın ötesini görebilen biri olarak hayal ettim. İstanbul’un işgalinde gözleri dolan, okuduğu yüzlerce kitaptan içinde yaşadığı toplumun bir sonraki döneminin Batılılaşma ile ilerleyebileceğini gören biri. Kadının toplumdaki yerini net görebilen, ilerlemenin, özgürleşmenin kadının çalışması ile, ayakta durması ile, bağımsızlaşması ile olabileceğini gören biri… Tabii, İstanbul’dan Samsun’a gittiği sıradaki psikolojisini düşündüm bazen. 20 küsür kişi, koskoca Osmanlı hanedanlığının ve bağımsızlık deyince ürken güç sahiplerine karşı çıkacak ve bu topraklarda yeni bağımsız bir Türk devleti kurulması için yola çıktık diyecek… düşünün, kim dinler sizi!

Nutuk’u okudum iki defa, bu defa insanları ikna gücünü gördüm Mustafa Kemal’in… Kimlerle işbirliği yapılabilir, kimler seni yok etmeye çalışıyor, nasıl bir strateji izleyerek amacına ulaşırsın? Bugün iş ve kişisel dünyada bu konu üzerine yüzlerce kitap var, hepsi bu sırrı çözmeye çalışıyor, aslında Nutuk da bu konuda güzel bir kaynak olabilir… Tabii bunu yaparken bir sonraki adımı düşünmesi, ileri görüşlülüğü karşıma çıktı defalarca.

TBMM açılmış ama yarısı muhalif, temel konularda anlaşıyorlar belki ama Mustafa Kemal’in çok güçlendiğine de inanıyorlar. Ayrıca onun asker olmasından yola çıkarak kendini ortaya atmasını istiyorlar. Tabii aralarında bazıları bunu düşmanın ülkeyi terk etmesi için değil, Mustafa Kemal’den kurtulmak için bir vesile olarak görmekteler… Ankara’dan top sesleri duyuluyor, ordu dağınık bir görüntü veriyor. Meclisin bir oturumunda muhalifler önceden planladıkları gibi diyorlar ki, Mustafa Kemal Başkomutan olsun, ordunun başına geçsin. Bir taşla birkaç kuş vurma taktiği… Ordunun savaşı kazanacak hali olmadığını görüyorlar, savaşı kazanmak için alınması gereken zor kararları da alacak durumda değiller… bu zor durumu Mustafa Kemal’in üzerine yıkmak onlar için bir çıkış yolu. Mustafa Kemal kürsüye geliyor, ve herkesi şaşırtan bir konuşma yapıyor, diyor ki, Başkomutan olurum, ama 3 ay süreyle Meclis bana olağanüstü yetkiler vermeli!!! Bakın burada bir taşla kaç kuş, muhaliflerin baskısını üzerinden atma, orduya tam hakimiyet, savaşı kazanmak için olağanüstü kararlar alma yetkisi… Ama tabii elini taşın altına koymanın da unutulmaz bir örneğidir bu olay benim için… Bu dönemde çok konuşulan “resilience” (kötü durumdan çıkma hızı & gücü) kavramının sözlük anlamıdır belki de. En zor durumda, önündeki iki, üç, beş hamleyi görerek eyleme geçme, bunu Mustafa Kemal yapabilirmiş sadece.

Şöyle bir sahne olabilir anlattığım bu olay:

mecliste

 

Herkesi Mustafa Kemal’in duygularını, düşüncelerini, kişisel ve toplumsal stratejilerini anlamaya, okuduğu kitapların izini sürmeye davet ediyorum. Pişman olmazsınız.

Kemal Sayar’dan alıntılar

Bazen özgünlük peşinde koşmaktan etrafımızdaki basit ama etkili mesajları kaçırabiliyoruz. Kemal Sayar benimle aynı liseden mezun olmuş, (Eskişehir Anadolu Lisesi), benden sadece 6 yaş büyük, psikiatri alanında ilerlemiş, çok sayıda kitap yazmış bir aydınımız. Şu aralar elimde “Biraz yağmur kimseyi incitmez” adlı kitabı var. Ayrıca “Yavaşla” adındaki kitabını da öneriyorum.

Henüz kitabı yeni yarıladım, ama özellikle bir konuda Kemal bey’in yazdıkları içime işledi, paylaşmak istedim. Bu konu “dinlemek”…. Özellikle son dönemde duygusal zeka ile ilgileniyorum, mümkün olduğu kadar bu konuyu okuyorum, dahası, günlük hayatta bazen kendimi bir diyalogda karşı tarafı dinlemeden konuya atlarken yakalıyorum ve gülümsiyerek susuyorum. Bazı durumlarda, kendimi geri çekmenin, ana karakterin karşımdaki insan olduğunu idrak etmekte zorlanıyorum, bunun farkına vardığım durumlarda yine susup dinlemeye gayret ediyorum. Bu bağlamda bazı alıntılar yapmak istiyorum, bunlar yavaşça okunup üzerine düşünülecek cümleler:

“Bazı öykülerin işitilebilmesi için “radikal dinleme”ye ihtiyaç duyuyoruz. Dinlemenin radikali nasıl olur diye sorabilirsiniz… Hikayeyi anlatan kişi anlattığı hikayeyle ilgili ne düşünüyor, işte bunu öncelemek. Anlatılan hakkında hemen bir yargıya varmak yerine anlatıcının ruh haline dikkat kesilmek. Anlatıcı kişinin öykünün anlam ve önemiyle ilgili uzmanlığını kendi izlenimlerimize yeğ tutmak. Dinlemek karşımızdaki insana ihtimam göstermektir.”

“Dinlemek kendi ihtiyaçlarımızı bir süreliğine askıya almayı gerektirir”

“Empatik tepki konuşmacıyı izler fakat onu yönlendirmez, onu konuşmasının derinliklerine inme konusunda cesaretlendirir.”  

“Başkasına ihtimam göstermenin en bildik yolu onu dikkatlice dinlemektir”

“Dinlemek, çivisi çıkmış bir dünyada adalete talip olmak demektir. Dinleyebilen insanlar diğerlerine karşı adil olur.”

“Karşımızdaki insanın acısının, bizim de canımızı yakması gerekir. Yaşamın, varoluşun getirdiği bir yükümlülüktür bu. Merhamet, bu noktada kendini belli eder. Karşısındakinin acısını azaltmak için taşın altına elini koyar insan. Ancak öncelikle dinlemeyi bilmek gereklidir. Harekete geçmeden önce, karşısındakinin varlığının tümüyle dinlemek, ona odaklanmak, onu anlamaya çalışmak gerekir. Bir başkası tarafından dinlenmek, anlaşılmaya çalışılmak en büyük ilacıdır istırabın. İnsan o zaman bir başkasının kendine değer verdiğini, kendisi için çabaladığını fark eder. Dinlemek en büyük paylaşım, en iyi müdahaledir böyle zamanlarda. Böyle zamanlarda kişi karşısındakinin sesine odaklanmalı ve kendi iç sesini susturmalıdır. “Ben” aradan çıkmalıdır ötekini dinlerken. Hedef sadece anlamaktır, karşıdakinin ıstırabını hissetmektir.”

Kendini geri çekmenin ne güzel ifade edilmesi, değil mi? Ben çok beğendim…

Kemal bey’le uzlaşamadığım konular da var, zaten böyle bir kitapta yazılanların tümüyle aynı fikirde olursanız, kitap size birşey katamaz, ben farklı fikirlerimi de tazelemiş, su yüzüne çıkarmış oluyorum Kemal bey’i okurken. Umarım bir gün bir imza gününde yakalar, onunla sohbet imkanını yakalarım!

Youtube’da çok sayıda video var, izlemek isterseniz… https://goo.gl/yPtrnn

 

Periscope üzerine

Selamlar, son yazımdan bu yana bayağı zaman geçmiş, ama “hayatla” meşguldüm diyelim🙂

Son birkaç haftadır Periscope adındaki yeni uygulamayı deniyorum, düşünüyorum. Kısaca belirteyim, şu anda sadece iOS işletim sisteminde yayınlandı, Android’e gelmesi bekleniyor, indirip inceleyebilirsiniz. Kısaca, iPhone’unuzun kamerasından dünyaya canlı yayın yapıyorsunuz, kendinizi gösteriyor, fikirlerinizi anlatıyor, mekanları gösteriyorsunuz. Canlı yayına geçtikten hemen sonra dünyanın çeşitli yerlerinden o anda sizin yayınınıza “dokunan” insanlar bağlanıyor ve kameranızın gördüğünü izlemeye başlıyor. İletişim de biraz farklı, yayın yapan konuşuyor, bağlananlar yazıyor. Ekran görüntüsü şöyle oluyor, beğendiniz yayınlara ekrana dokunarak “kalp” yollayabilirsiniz.

periscope

Tabii her teknolojik gelişim kendinden önceki ilerlemelerin bir sonucu, 3G/4G ağları video gönderecek kapasitede olmasa Periscope olamazdı, cep telefonlarının kameraları belli bir rezolüsyona gelmemiş olsa, yine olmazdı, cep telefonları bu kadar yaygın olmasaydı yine olmazdı, ve insanlar akıllı telefonlar çıktığından beri her anlarını paylaşma çılgınlığı içinde olmasalardı, Periscope yine olmaz, tutmazdı. Ama şu anda bunların tümü gerçek oldu, ve şimdi tam zamanı…

Bir süredir, ara ara, 5 saniye kadar daldan dala gezerek insanların neleri & nereleri paylaştıklarına bakıyorum, şöyle kategorize edebiliriz,

– Ekranı yüzüne doğrultan, birşey söylemeyen “haydi bana soru sorun” diyen insanlar

– Çeşitli yerlerde yürüyüşte olan, mekanı tanıtmak isteyen, “bakın burası ne kadar güzel” diyen insanlar

– Bekar evleri, öğrenci evleri, genç insan grupları, kendi geyiklerini dünyaya yayınlamak isteyenler

– Acaba buradan kız düşürebilir miyiz diye avda olan kaplanlar,

– Kısa sürede kendi özgün kanallarını yaratmış insanlar, Türkiye’den pek rastlayamadım, ama birdenbire Periscope ünlüsü olan insanlar var, biri örneğin, katılımcılarla birlikte çizimler yapıyor, yaratım sürecine insanları katıyor.

– Ünlü insanların görünmeyen anlarını yayınlayanlar, konser öncesi kuaför seansı, bir haber kanalının perde arkasında olanlar, radyo programlarının canlı yayını, TV’de programı olup Periscope’dan da hayranlarıyla sürekli konuşanlar gibi…

– Bir tema etrafında söyleyecek sözü olanlar, kısa sürelerde yayın yapıp, konu üzerine konuşup, o anda gelen tepkilere göre konuşmasını yönlendirenler… Bir master planı olanlar bunlar..

– Bir spor karşılaşmasını, bir toplumsal olayı, bir kazayı, bir müzik parçasının canlı çalınmasını, bir sanat galerisi gezisini o anda yayınlayanlar. (Periscope’un çıkış hikayesi de bu fikir üzerindenmiş, Gezi olayları sırasında ortaya çıkan fikirmiş, İran’lı iki genç yaratıp Twitter’a satmışlar)

– Bir uzman sunumunu, bir konu hakkında bir yaratım sürecini paylaşıp katılanlardan katkı alanlar

Tabii toplamda Periscope başka insanların hayatlarını dikizleme isteğimizi tatmin ediyor, bu merakı doyurmayı elimizdeki telefonun ekranına indirgiyor. Buradan nereye gidebilir ? Bence iş dünyası bu fikri benimseyecek, değişik içerikleri genel kitleye ulaştırmanın bir yolu olarak daha etkin olacaktır…

Ben de yayın yapmayı planlıyorum, ama, bir temam olacak, belli süresi olacak ve orada tüketilecek, yani gelen izler, gelmeyen kaçırır🙂 iyi eğlenceler…

Küçük notlar

* Geçenlerde Atatürk Havalimanı’nda Fatih Altaylı ile karşılaştım. Onun Gelişim Spor dergisinde maç yazıları yazdığı zamanı hatırlattım, hoşuna gitti, demek ben 25, sen 15 yaşındaydın dedi… Memleket çok bozuldu minvalinde kısa bir sohbet yaptık, yorgun görünüyordu, bilmiyordum meğer Letonya maçına yorumculuk yapmaya gidiyormuş.

* Hyperlapse diye bir iPhone applikasyonu sayesinde belli bir videoyu 12 kata kadar hızlı göstermeyi öğrendim, mesela şu video Antalya’ya iniş, 16 dakikalık olayı 1,5 dakikada izleyebilirsiniz.

* Bu son Papa ile ilgili hep olumlu haberler okuyorum, mesela şimdi de Evrim Teorisini kabul etmiş ve destekleyen açıklamalar yapmış…

* Uçak seyahatlerinde inişleri seviyorum. Hele THY İstanbul’un kuzeyinden şehrin üzerine, oradan Yeşilköy tarafına iniyorsa rota harika görünüyor. En son inişimde saat sabah 05:10’du ve şöyle bir manzara vardı..

B0soEaCIQAE_lgu (1)

 

* NASA arşivden bazı sesleri internette yayınlamış. Mesela http://t.co/PjiHFxleHN. Dinlemek hoş… “Houston, we have a problem”

* Start up İstanbul’a katıldım, çok güzel bir gündü… Bir çok “app” vardı, hayata değen firmaları bulmak için çabaladım. Organizasyon bir başarıydı diye düşünüyorum. Paylaştığım videolar şurada… http://t.co/5zAQTzxnRs … http://t.co/EyIQjWXd8G

* Yılın en büyük Obstetrik Jinekoloji görüntüleme kongresi Barcelona’da yapıldı. GE Voluson E10 cihazını ilk kez müşterilerine sundu. http://t.co/sDRoattcVd

* Türkiye’de de bir “Başarısızlık Günü” hayal ettim, ilginç olurdu. Biraz utanma, biraz ders çıkarma, biraz da geleceğe bakma… http://t.co/47kLE0Ca9M

* Yine “bencil” taraftarlık dönemim başladı. Galatasaray bu kadar kötü gidince geri çekildim, artık yenildiğimizde üzülmüyorum. Yenersek gollere bakarım🙂

* Robin Williams intihar etti. Ardından Mehmet Pişkin adında bir bilgisayar programcısı bir video intihar notu bırakarak gitti. bu iki olay da beni etkiledi, düşüncelere daldım. Özellikle Mehmet ile hayatımda parallellikler buldum, ortak noktalarımızı gördüm, empati kurmaya çalıştım, üzüldüm. Ama farklı taraflarımı da gördüm, tabii… Ayrıca bu intihar notunun yayılmasının sakıncalarına da katılıyorum, kendine güveni düşük insanlara teşvik verebilir.

* Yalnız olduğum bir akşam, youtube üzerinden sanat müziği konseri yarattım kendime, ve yayınladım bu şarkıları…. Şuradan görebilirsiniz… https://twitter.com/bfisekci

* Makro gelişmeler negatife gidiyor, ülkenin durumu beni üzüyor, ama kuyruğu dik tutmaya gayret ediyorum. Çocukların eğitimine, yetişmesine en büyük çabayı & enerjiyi gösteriyorum.

Takip Et

Her yeni yazı için posta kutunuza gönderim alın.

Diğer 983 takipçiye katılın

%d blogcu bunu beğendi: