45. yaş değerlendirmesi

3 Kasım’da 45 yaşımı bitiriyorum, şöyle bir geriye, bulunduğum yere ve geleceğe bakarak bir değerlendirme yapmak istedim.

Öncelikle insanlık 200 bin yıldır var, ve sadece 150 yıl kadar önce ortalama yaş 40 civarındaymış, yani 1900’lerin sonuna doğru doğmuş olmaktan yana çok mutluyum ve bu yaşa gelebildiğim için de kendimi çok şanslı hissediyorum.

 

İnternet’in olmadığı bir dünyayı da yaşamış olmaktan, bugün gelinen noktayı kavrayabilmekten yana da kendimi zengin hissediyorum.

Ne kadar hırslı olursak olalım, her konuda “zirvede” olan insanların sayısı bizim düşünebildiğimiz iyimser oranların çok gerisinde… Olimpiyatlara kaç insan katılabiliyor, oranını düşünsenize… Bu her alanda böyle, bu bağlamda çalıştığım, öğrendiğim, ilerlediğim konularda hiç “zirvede değilim” diye kendime haksızlık yapmadım, kendi yeteneklerime, çabama, çevreme göre kendimce değerlendirmeler yaptım. Genel yargılardan farklı “kariyer yükselişi” yargılarım oldu, saygı görmeden “yükselmenin” anlamı olmadığını düşündüm. Kendi geldiğim noktayı yine bir süre önce kendi bulunduğum noktayla karşılaştırdım. Buna göre geldiğim noktalardan büyük oranda memnunum.

Kan göremediğim ortaya çıktıktan sonra, benim 18 yaşımın en popüler konusu olan elektronik ile tıbbı birleştirmek istedim ve 1,5 yıl hariç kariyerim boyunca hep bu alanda çalıştım. Bu sektörün üç büyük firmasında çalışma ayrıcalığına ulaştım. Her birinden farklı deneyimler edindim, hem sürekli öğrendim, hem ilerledim, hem olgunlaştım, kurumsal alandaki kariyer yolculuğu ile ilgili de “kendi” anlayışımı geliştirdim. Bu 21 yılda çok farklı yapılar gördüm, çok değişik müdürlerle çalıştım. En iyi performans gösterdiğim dönemleri analiz ettim, bu faktörleri tanımlayabiliyorum ve bu bilgi birikimi üzerinde düşünmeye & çalışmaya devam ediyorum. Kurumsal firmaların hareket biçimleriyle ilgili bazı teorilerim var, hatta bazı dostlarımın kariyer yolculuklarını önceden ayrıntısıyla tahmin edebildim…

Büyük kısmı çalışma ve başarı ama şansımın yaver gittiği zamanlar da çok oldu. Yine de büyük oranda, şansın da çalışma ve emekle elde edebileceğine inandım. İmkanım oldu, dünyada çok yer gezdim, iş için, Miami’den Seul’e, Moskova’dan Cape Town’a, Lizbon’dan Sydney’e, Chicago’dan Kırgızistan’a, birçok şehri / ülkeyi görme, değişik kültür ve milletten insanlarla iş yapma imkanım oldu. Bu da bana daha esnek bir bakış açısı kazandırdı.

2013 Avusturya

Birçok tesadüfün bir araya gelmesiyle İngiltere’de karımla tanıştım, evlendik, 2 tane çocuğumuz oldu, onların her gün, her ay gelişimlerini, büyümelerini izleme & katılma imkanım oldu. Her dönem farklı bir güzelliklerini & zorluklarını yaşadık. Karım hem sevgilim, hem arkadaşım, hem de gerçekten zor durumda kaldığımda gideceğim insan oldu. Onunla da farklı milletlerden olmamız, kendi içinde zorlukları ve güzellikleri getirdi, getiriyor. Halen hep beraber yediğimiz ve çocukların hikayeler anlattıkları akşam yemekleri benim için paha biçilemez güzellikte deneyimler…

2017 Yaz

Annemden, aileden gelen bir yaklaşımla genelde “önce iş, sonra eğlence” dedim. Çalıştım. Şimdi bu konuda dönemin değişmine tanıklık ediyorum, önce iş, sonra eğlence dediğim için sıkıcı bulunuyorum. Ama ben de adapte ediyorum kendimi, şimdi, önce biraz iş, arada eğlence, ama işi bitirelim diyorum.

Değişik dönemlerde farklı konulara ilgi duydum, kendimi geliştirmeye çalıştım. Örnekler, almanca, çift dillilik, satranç, ikna teknikleri, duygusal zeka, vücut dilini anlama, iş geliştirme, vizyondan bugüne gelme, bağımsız iş planı geliştirme, nakit akışı hesaplama, iş / özel hayat dengesi, ofiste verimlilik, topluluğa hitap etme, liderlik, ekip performansını yükseltme, şirket kültürü, mentörlük / koçluk, girişimcilik, işletme koçluğu, etkili toplantı teknikleri, ofiste politika, sunum teknikleri, masa tenisi, blog yazma, sinema, çalışan bağlılığı vb… Bunların bazılarında ortalamanın üzerine çıktım, bazıları çok zor geldi, bazılarında ortalamanın altında olmama rağmen kendimi çok geliştirdim, geliştirmeye devam da ediyorum.

Genelde soğuk, duygularını az ifade eden veya duygu geliştirmeyen, analitik düşünen, soruların cevaplarını bilimde arayan, sebep sonuç ilişkilerine aşırı önem veren, mistik & spritüel konulara soğuk yaklaşan biri oldum, öyle bilindim. Bunun bazı negatif etkilerini de yaşadım, insanlara yaklaşırken genelde sıkılgan oldum, hala öyleyim. Ama son 5 senede hayatımın bu temel çelişkisinde “duygular” tarafında ilerleme kaydettiğim aşikar… Psikolog Şule Öncü eşliğinde 3 yıl psikodrama gruplarına katıldım, rahatlık alanımın dışında eylemlere giriştim, hala da buna devam ediyorum. Yine belli şeyleri yapmadan heyecanlanıyorum, yaptıktan sonra da bir adım daha attım diyorum kendi kendime. İş dışından yeni tanıştığım ve hayran olduğum bir lider geçen ay bana şunu dedi : “Rahatlık alanının dışına ne kadar sık çıkarsan o kadar hızlı öğrenir ve ilerlersin”

Tipik bir Türk ol(a)madım, farklı yaklaşımlarım oldu, değer yargılarım toplumun genel değer yargılarından farklı gelişti, bundan da memnunum. Sevdiğim bir tweet’im şuydu : “Kendimi bildim bileli azınlıktayım.” 45 yılın sonunda biraz karamsarım, zira gidişat benim özlediğim bir Türkiye’nin tersi yöne ilerliyor, eğitim, adalet, sağlık, insanın değeri, kadının toplumdaki yeri, iş geliştirme, çalışanların mutluluğu, devlet kaynaklarının adaletli & geliştirici dağılımı… tüm bunlar benim olası önerilerimin tersine ilerliyor. Bu konuda elimden geleni yaptığımı söyleyemem, yapabildiğimi yapıyorum diyelim. Mesela Genç Başarı Vakfı’nda gönüllü olarak çalışıp lise öğrencilerinin girişimciliği öğrenmeleri için çaba gösteriyorum. Bunun uzun vadede ülkemize katkısı olacağını hayal ediyorum. Elimden gelen bu diyorum, kendimi avutmak için. Siyasetle günlük bazda hiç ilgim olmadı, yakından izledim, ama siyasi tartışmalara da girmedim pek… Sanırım tartışma kültürümüz de benim dayanabileceğim sınırların altında seyrediyor. TV’de tartışma programlarını da izleyemiyorum, sinirim bozuluyor. Birçok kültürü, yeri, farklı insanı tanıdığımı söylemiştim.. Biz Türkiye için “kendine has” diyoruz ama bunu dünyada söyleyen çok çok sayıda ülke var. Benim bu noktadaki kriterlerim evrensel… Türkiye bebek ölümlerinde dünyanın ileri ülkeleri arasına giriyor mu… PISA sıralamasında 15 yaşındaki Türk gençler türkçe ve matematikte ne durumdalar…. Farklı dilleri & dinleri & yaşama biçimleri olan yurttaşların yasal ve yaşama hakları güvenceye alınmış mı… Devletin güvenlik ve idari organları tüm vatandaşlara aynı uzaklıkta davranıyor mu? Tabii ki adalet sistemi adil mi? Devletin yatırım kararları bilimsel ölçütlere göre alınıyor ve açık şekilde denetleniyor mu? Gördüğünüz gibi bunların tümü birbirine bağlı konular ve bu evrensel değerleri savunan siyasi partiler Türkiye’de güçten uzaktalar…

İlk 20 yılım ders çalışarak geçti, sonraki 5 yılım mesleki olarak yolumu aramakla, sonraki 10 yılım mesleğimi hırsla yaparak, Almanya’da 5 yıllık bir deneyimi yaşayarak, sonraki 10 yılım da işimi yaparken ve ilerlerken farklı şeylerin farkına vararak geçti… 35 yaşımda espri ile karışık “Erkeğin yükseliş dönemi 35 – 45 yaş arasıdır, siz beni 45’te görün” diyordum, öyle beklediğim gibi bir “yükseliş” dönemi olmadı. Şikayet edemem, ama çaba ve emek verdiğim konuların birer yolculuk olduğunu kavramak ve her birinde kendimi objektif olarak değerlendirmek belki 35 – 45 arasının başarısı oldu diyebilirim.

Buradan nereye doğru gidiyorum ? İşimi elimden geldiği kadar en iyi şekilde yapmaya devam… İlerlemek istediğim, planladığım konularda zaman ayırmaya ve çaba göstermeye devam… Çocuklarımın sevdikleri uğraşlarla, bir dünya görüşü geliştirerek kendilerine yetme yolculuklarına destek vermeye devam… Karımla hayallerimizi konuşmaya & planlamaya devam… Uzmanlıklarımı & öğrendiklerimi insanlarla paylaşmaya, destek olmaya devam… Eksiklerimi görmeye, bunları ilerletmeye, rahatlık alanımın dışına mümkün olduğu kadar sık sık çıkmaya devam… İnsanları dinleyip anlamayı & satış yeteneklerimi geliştirmeyi & insanlara daha çok vermeyi & hayallerime doğru yürümeyi de arttırmalıyım… 50 yaş yazımda görüşmek üzere 😊

Reklamlar

Ofiste negatiflik yayanlara karşı iletişim önerileri

Kendimizi ofiste negatif bir iletişim havasında bulduğumuz olur mu ? Benim belli süreçlerde bu başıma geliyor, birden çok kişiyle değil ama bir yakın arkadaşımla konuşurken bu negatif havaya kendim de kapılabiliyorum… O havadan çıkmak için çeşitli yöntemler var ama yazar Aja Frost bu tür negatif konuşan iş arkadaşlarınızla diyaloglarınızın daha olumlu hale dönmesi için öneriler yazmış, çok hoşuma gitti, bunları Türkiye’deki ofis ortamına taşımak istedim… Buyurun….

Öncelikle “negatif insanlardan kaçınmayı” deneyebiliriz… Bunu eminim denemişsinizdir. Bazen size iyi hissettirebilir, ama aslında o kişi şikayet havasında bile olsa değerli bir çalışan olabilir, ve kaçınma taktiği ile tanımanızın faydalı olacağı bir insana ulaşamamış olacaksınız. Dikkate değer…

İkinci yol, bu tür toplu şikayet seanslarına katılıp kahve içilirken siz de kendi şikayetlerinizle akışa katılabilirsiniz. Bunun da şöyle bir sakıncası var, size ve şirkete hiçbir faydası olmadığı gibi, sizin genel moral durumunuzu da aşağı çekebilir.. Geçelim bunu da…

Peki diyaloğu kaybetmeden, kötümserliği nasıl yok edebiliriz? Aja’nın şu önerilerine bakalım, hangisi tutar Türkiye’deki ofis kültürü içinde?

  • Bu anlattıklarına üzüldüm gerçekten… Peki bu durumdan olumlu hiçbirşey çıkmadı mı?
    • Bu fena değil, zira negatif kişi “hayır herşey çok berbattı” demek istemeyecek, doğal akış olarak olumlu tarafları anlatmaya başlayacaktır… Siz de bu cümle ile genel havayı negatiften pozitife çevirmiş oldunuz.
  • Püff, kötü bir durum gerçekten… ama ben senin bu durumdan sıyrılmandan etkilendim açıkçası… nasıl başardın?
    • Burada bir taraftan anlatan kişiye övgü yaparken konuşmanın seyrini yine olumlu bir yöne çevirebilirsiniz… ben beğendim bunu da.
  • Ohh… zor bir durum… genelde bu tür olaylarla nasıl başa çıkıyorsunuz?
    • İnsanlara bir sorunu nasıl çözdüklerini sorduğunuzda hemen “problem çözme” moduna geçerler, bu da pozitif bir cevabı almanızı sağlar… İnsanlar “bilmiyorum ki bu sorunu nasıl çözeriz” demek istemezler.
  • Eğer bizim bölümdeki Ahmet de senin cesaretine sahip olsaydı…
    • Övgü ve takdir çoğunlukla bu tür durumlarda pozitif bir duygu yaratır… Konuşan kişi övgünün de etkisiyle olumlu hikayeler anlatmaya çalışır.
  • Hatalıysam beni düzelt ama sanırım şu konuda kızgın gibisin, doğru mu…
    • Bazı insanlar gerçekten dertlerinin dinlenmesini isterler, böyle aktif ve yansıtıcı şekilde dinleme cümlesi söylediğimizde hem o kişiye yakınlaşmış, hem de onun “buharını” almış oluruz.
  • Hay Allah, zor bir hikaye… ama sanırım sen de artık olumlu birşeylerden bahsetmek istersin değil mi… başka neler oldu bu hafta ?
    • Bu cevapla kötümser anlatıcıyı yavaşça olumlu söyleme doğru ilerletmiş olursunuz, sonuçta kimse “Bu hafta olumlu hiçbirşey olmadı” demek istemez. Yoksa ister mi?
  • Yapabileceğim birşey var mı?
    • Bu şekilde olumsuz hikayeler anlatan kişilerin dertlerini sizin direk çözebileceğinizi düşünmek iyimserlik olur. Fakat bazı durumlarda yardım elini uzatmak size dostluk kazandırır, küçük bir çaba ile önemli bir müttefik kazanmış olabilirsiniz.

Bir dahaki sefere ofiste 3-4 kişi herkesi yerden yere vuruyorlarsa, davranışınızı tekrar düşünün, belki kaçınmaktan veya o negatif partiye katılmaktan daha iyi bir yol olabilir.

Konuşmada hazırlık üzerine – Toastmasters Proje #6

Toastmasters’da 6. proje bence en zor projelerden biri… Sesinizle hikayeyi anlatmanız isteniyor, yani dinleyici gözlerini kapattığında sizin sesinizin dalgalanmasından, karakterlerin seslerinden, sesinizin inceliği, kalınlığı, hızı, yüksekliği veya alçaklığı ile duyguları hissetmeli, hikayeyi sizinle birlikte yaşamalı… aslında aklımda bazı fikirler olsa da bu konuşmanın hazırlığı kafamı bir iki ay meşgul etti. Bu konuşmada kafaca hazır olmanın önemini de kavradım, konuşmayı kafamda defalarca yaptım… Sahneye çıktığımda kelimeler akıp gitti, planladığım esprileri yaparken unutma kaygımı da arkaya atıp insanların ilgi dolu bakışlarının zevkini yaşadım. Şu ana kadar kendi açımdan en başarılı konuşmalarımdan biriydi, aldığım geri bildirimler de bunu gösteriyor.

Sahne bilindik bir ortamdı benim için, bir girişimci projesini anlatıyor. Karşısında birçok yatırımcı var, bir taraftan net bir şekilde onların ilgisini çekmeye çalışırken, bir taraftan da ilgili yatırımcıların tekliflerini almaya hazırlanıyor. Başta da bir sunucu var, o da dinleyicilerin ilgisini havada tutuyor ve girişimcileri sahneye davet ediyor. Buluş da ilginç ve ses varyasyonlarına imkan veriyor, bir kedi-insan tercümanı 🙂

Bu konuşmada bir olaya “kafaca hazırlanmanın”, “zihinde canlandırmanın” bir testini yaptım ve sanırım başarılı oldum, sanki daha önce defalarca yaptığım bir konuşmanın bir tekrarı gibiydi…

Buyurun, yorumları beklerim…

Toastmasters’da Türkçe Konuşmalar

İngilizce Toastmasters’da ilerlerken, geçtiğimiz aylarda Türkiye’deki tüm Toastmasters kulüplerinin ikişer yarışmacı gönderdiği “Türkiye Hitabet Yarışması” gerçekleşti. Tanıdığım insanlar harika konuşmalar yaptılar, o gün, Toastmasters’da Türkçe konuşma yapma isteğim beni Anadolu Toastmasters Kulübüne üye olmaya sevketti. Tahmin ettiğim gibi topluluk karşısında konuşma yeteneklerini geliştirmek isteyenler için son derece sıcak bir ortam, insanlar birbirlerini destekliyorlar, çok hoşuma gitti…

İlk konuşma “Buzkıran”… Kendimden bahsetmem gerekiyordu, 6 dakikalık sınır içinde… Toplantı katılımı biraz düşüktü, bu da benim enerjime yansıdı, biraz fazla “sakin” bir konuşma oldu diye düşünüyorum. Buradan aldığım ders, deneyeceğim yenilik, dinleyen sayısı az bile olsa, bir kişi bile olsa, o içimdeki heyecanı yansıtabilmek, konuşmanın “o an için dünyanın en önemli şeyi” olduğu duygusunu dinleyicilere geçirebilmek… Bakalım bunu ne zaman deneme imkanı bulurum….? Konuşma aşağıda…

Sonra ikinci konuşmam için konu arayışlarım başladı… 7:30 dakikada, mümkünse tek mesaj içeren, girişi, gelişmesi ve bitişi netleştirilmiş bir konuşma amaçladım. Konular arasında biraz dolandıktan sonra nispeten halen “rahatlık bölgemde” olan “girişimcilikte gördüğüm sorun ve çözümü” fikri gelişti. Konuşmayı ilk yazışımda üç ayrı sorundan söz edecektim, “müşterinin satın almayacağı ürünler geliştirmek”, “yatay ve dikey rakipleri iyi incelememek”, “pazara gidişte yeteri kadar hazırlıklı olmamak”… Bunların tümünü yazıp ses kaydedicisine okuduğumda konuşma 10 dakika sürdü… 🙂 Sonra maddeleri ikiye düşürdüm, biraz kısalttım, 8 dakikalara geldim, ama kısa bir süre sonra anladım, sadece tek konudan söz edebilirim, zaman sıkışıklığı yaşama ihtimalim büyük, mümkün olduğu kadar net ifade edip, iki örnek verip, çözüme doğru ilerlemem gerekiyor.

İngilizce Toastmasters’dan arkadaşım Alper Rozanes‘ten öğrendiğim bir küçük püf noktasını da ekledim. Konuyu ve “derdimi” anlattıktan sonra dinleyenlerin saygısını kazanmak, bu konuyu neden ben iyi anlatabilirim sorusunu cevaplamak için birkaç cümle mentörlük deneyimimden bahsettim. Böylece konunun içine girdikçe insanlar benim bu konuyu konuşmakta “yetkin” olabileceğim algısını geliştirdiler.

Basit bir çizimle girişimcilik yolculuğunu göstermeyi düşündüm, böylece dinleyicilere neden bahsettiğimi daha direk göstermeyi amaçladım, bence bu plan iyi işledi. Zaman sıkışsa da bitirirken vurucu cümleyi söyleyebildim. “Bir teknolojinin olması ve bir ürünün yapılabilir olması, onun satılabilir olduğunu göstermez”…

Başta, 20. saniyede yine bir gözüm karardı, sonraki cümlemi tamamen unuttum, ama bu defa biraz daha çabuk toparladım, pek birşey belli olmadı diye düşünüyorum.

Aldığım geri beslemeler genelde olumluydu, bir dinleyen “müşteriyle konuşma” sürecini tam anlayamadığını yazmış. Bir diğer geri beslemede de konuşmam “didaktik” bulunmuş. Genelde “net, anlaşılır, mesajı belli” türü yüreklendirmeler aldım. Konuşma aşağıda…

 

Rasih bey hitabet konusunda çok aktif, İstanbul Toastmasters’ın da bu yılki başkanı… Kendisinden çok şeyler öğreniyorum her defasında… Aşağıda onun benim bu konuşmama yaptığı değerlendirme var, birlikte izleyince daha iyi oluyor 🙂

 

Toastmasters’da değerlendirme

Toastmasters toplantılarının en önemli bölümlerinden biri “değerlendirme” kısmı… Bu bölümde 3 veya daha fazla konuşma yapmış bir üye, hazırlıklı konuşmacılardan birinin konuşmasını projenin gerekliliklerine göre değerlendiriyor, aslında 2.5 – 3 dakikalık bir konuşma yapıyor. Bu kısa konuşmanın da giriş, gelişme, sonuç bölümleri, bir amacı ve bir akışı olmak durumunda… Aslında fazla hazırlanmadan bir konuşma yapılmış da oluyor.

Değerlendirme konuşmalarında değişik yaklaşımlar var, bu yaklaşımlar kişilere ait görüşlere bağlı olabildiği gibi, projeye, değerlendirilen kişinin tecrübesine bağlı da olabiliyor. Ama benim de katıldığım temel ilkeler şöyle sıralanabilir…

  • Hazırlıklı konuşmacının projesinin gerekliliklerini değerlendirmek
  • Konuşmacının olumlu yaptığı şeyleri ifade etmek
  • Az farkedilebilecek fakat herkese faydalı olabilecek notları paylaşmak
  • Proje ile ilgili kişisel görüşünü çok kısa paylaşmak
  • Konuşmacının daha iyi yapabileceği konuları uygun bir dille ifade etmek
  • Konuşmacıyı bundan sonraki konuşması için yüreklendirmek

9 ayda birçok değerlendirme konuşması dinledim, yapılmaması gereken birkaç madde de şöyle:

  • Değerlendirmeyi konuşmacıdan çok kendi üzerine bina etmek, kendinden çok bahsetmek.
  • Konuşmacının şevkini kıracak kadar sert eleştirmek
  • Konuşmacıya bire birde verebileceği eleştirel geri beslemeleri herkese açık değerlendirmede vermek
  • Projenin gerekliliklerine değinmeden, kendi aldığı serbest notlar üzerinden değerlendirmek
  • Konuşmacının önceki performanslarının etkisinde kalarak vasat bir konuşmada çok övgü yapmak

Değerlendirme yaparken sandviç metodu uygulanabileceği gibi (olumlu, eleştirel, olumlu), önce olumlu taraflar belirtilip sonra yüreklendirici eleştiri de yapılabilir.

Aşağıda Anadolu Toastmasters’da 2 no’lu projede konuşma yapan Doğaç Biçeroğlu’nun konuşmasını ve benim değerlendirme konuşmamı görebilirsiniz… Yorumlarınızı beklerim 🙂

 

Düşündüğümüzden daha fazla vaktimiz var

Yazar ve konuşmacı Laura Vanderkam‘ın 168 saat kitabını okudum. Zaman planlaması & zaman verimliliği konusunda ufuk açıcı bazı yaklaşımları var. Çalışan, aynı anda küçük çocuklara bakan ve aynı anda dünyaya görülebilir katkı sağlayan bazı insanların hikayelerini de paylaşmış… 168 saat, tahmin edeceğiniz gibi, bir haftadaki saat sayısı… Küçük bir hesapla, günde 8 saat uyusanız, (56), 40 saatlik bir işte çalışsanız geriye tam 62 saat zamanınız kalıyor. Aslında düşünüldüğünde gerçekten bu “çok zaman”…

Laura, öncelikle zamanımızı kayıt altına almamızı öneriyor. Ben de Google takvim uygulamasını kullanarak ve kendime göre bazı kategoriler tanımlayarak (İş, öğrenme, yeme içme, çocuklar, boş zaman, TV, spor gibi) üç haftadır bu zaman kaydını tutuyorum. İlk hafta karşıma çıkan sonuçlara bayağı şaşırdım, ve bunun üzerine bazı ayarlamalar yapma imkanım oldu. Örneğin, TV süremi 18’den 8.5 saate indirdim, sporu 0.5 saatten 3.5 saate çıkardım, ikinci hafta çocuklar için ayırdığım zaman artarken öğrenmeye ayırdığım zaman azalmış mesela…

Bence ilk önemli kazanım “zamanın farkında olmak” oldu… Yarımşar saat arayla yaptıklarımı not ettiğim için, zamanı izlemem değişti. Sanki son üç haftadır benim 168 saatim daha “yavaş” geçiyor. Zamanımın “boşa” geçiyor olması ile ilgili hemen “rahatsızlık” duyuyorum, bir planlama yapıyorum. Tabii ki “leisure time” (boş zaman) olacak ama artık bu boş zamanları bazı küçük planlamalarla aslında o kadar da boş geçirmeyebileceğimi de keşfediyorum. Örneğin işe arabayla gidip gelirken sesli kitaplar dinlemek gibi… Böyle yaparsam o zamanı “öğrenme” zamanı olarak kaydediyorum.

Laura bu zaman kaydını tuttuktan sonra kendimizi değerlendirmeyi öneriyor, zamanı nasıl harcadığımızı bilerek daha bilinçli ayarlamalar ve planlamalar yapabiliyoruz. Önemli bulduğum bir yaklaşımı da şöyle, diyelim kendimizi geliştirip belli çalışmalar yaparak yarı maraton koşmak istiyoruz. Bunun için bu işi yapmayı düşündüğümüz tarihten geriye doğru gereken çalışma miktarını haftalara bölerek kendine zaman bloke ediyor. Yani belli bir hedefi belirliyoruz, bu hedefe ulaşmak için ne kadar zaman gerekecek bunu planlıyoruz, oradan da geriye dönerek, örneğin her hafta 4 saat gerekiyorsa önceden takvime bu 4 saati yerleştirip biç iç disiplin içinde gerçekleştiriyoruz. Bu da benim denemeye başladığım bir yaklaşım.

Bir deneyin, ne kadar “boş” vakit geçirdiğinizi görün, ve planladığınız zaman aslında birçok şey için zamanınızın olduğunu keşfedin!

 

Toastmasters Proje #5 – Vücut dili kullanımı

Toastmasters’da 5. proje vücut dili kullanımı üzerine… El kitabında bu konudan “duruş, hareket, kafa – omuzlar – kollar – eller’in kullanımı & yüz ifadeleri & göz teması olarak bahsediliyor. Ben de yine kendi hayatımdan bir deneyimi anlatayım diye düşündüm, aklıma pasaportum ve havalimanlarındaki maceralarım geldi… Bu konu benim için özel, zira bir çok standard dışı öyküm var, bunların bazılarını birleştirebilirim, bir akış yaratabilirim diye düşündüm. Hemen aklıma gelen olaylar, Litvanya’daki “illegal ilan edilmem”, Nürnberg – Frankfurt – İstanbul hattında pasaportumu check in yaptığım çantada unutmam, eşim de çocuklarımı Hollanda’ya gönderirken Sabiha Gökçen havalimanı yerine Atatürk havalimanına gitmek gibi “maceralarım”dı.. Bunları bir sıraya koydum, bir “konuşma amacı” belirledim. Amaç da şöyleydi, “Pasaportunuz sizin en iyi dostunuzdur, havalimanındaki prosedürlere sinirlenmeye hiç gerek yok.”

Konuşma metnini burada görebilirsiniz. Bu konuşmadan önce yine konuşma mentörüm Matt ile bir küçük konuşma yaptık… Benim orjinal konuşma metnimde, ilk iki paragrafta daha önce yapmadığım bir açılış denemiştim… Diyordum ki, “I am not gonna tell you the story where my wife & my children…” (size bu akşam ….. hikayeyi anlatmayacağım..) Burada amaç, kısa bir hikayeyi açılışta baskılı bir şekilde anlatıp güçlü bir giriş yapmak ve ilgiyi toplamaktı. Ayrıca bir hikayeyi anlatmayacağım deyip aslında süratle anlatmak da içinde bir ironi barındırıyordu, bu tezatı kullanmak istedim. Oradan da ana hikayeye geçip, ana hikayeyi anlatacaktım. Matt ile konuşmamızda Matt girişteki bu ilk iki olayın konuşmanın ana amacına destek vermediği için aslında çok da gerekli olmadığını söyledi. Çok güzel bir tartışma yaptık. Sonunda ben ilk paragrafı korumaya ve ikinci paragrafı atmaya (çıkarmaya) karar verdim. Bu tabii tartışmaya açık bir konu, siz de kendi fikrinizi bu yazının altına yorum olarak ekleyebilirsiniz, sizce ilk paragraf (giriş bölümü) ilgi çekmiş mi, tüm konuşmanın amacına hizmet etmiş mi, yoksa onu da çıkarıp “I have a story, and this is a story about my passport being my best friend” (Bir hikayem var ve bu hikaye pasaportumun benim en iyi arkadaşım olmasıyla ilgili.. ) mi deyip bir açılış yapsaydım…

 

Genelde iyi geri bildirimler aldım, akıcı, yer yer komik ve anlamlı bir konuşma olarak görülmüş, hoşuma gitti.. Bir başka eleştiri de finali biraz kısa tutmam olmuş, bunu da kabul ediyorum. Belki “Havaalanlarında kızgın olmamaya” dair kararımın altını çizebilirdim. sanırım konuşmanın en sonunda bir “bitirme heyecanına” kapılıyorum.

Böylece ilk 5 konuşma bitti, ilk konuşmaya göre daha rahat olduğumu, teknik konulara daha önem verebildiğimi, Matt’in yorumuyla da “yavaş konuşarak dinleyicilerin zihninde imgeler oluşturmayı ve onlarla bağlantı kurmayı” ilerlettim diyebilirim… Devam!

Toastmasters’da her konuşma değerlendiriliyor, tecrübeli konuşmacılar değerli geri beslemeler veriyorlar. 5. konuşmamın değerlendirmesini Rasih bey yaptı, onu da burada bulabilirsiniz,

 

 

%d blogcu bunu beğendi: