Girişimci adaylarına jürilik deneyimi

Bugün İstanbul Üniversitesi’ne bağlı Teknokent’te TÜBİTAK Bigg programı için sağlık alanındaki proje fikirlerini dinleyerek jürilik yaptım. Birçok projeden seçilen 12 fikri dinledik, puanladık ve bu yolun başında olduklarını belirterek elimizden geldiği kadar olumlu yönlendirmeler yaptık. Fikirden ürüne, üründen müşteriye, müşteriden satışa ve işletmeye giden yolun en başında, çoğunlukla bu yolun tümüne ait vizyonları henüz olmayan adaylar vardı karşımızda. Ama ne güzel ki, İstanbul Üniversitesi’nin imkanları ile bu vizyonu kısa sürede edinecekler.

jurilik

Gördüklerim ve tuttuğum notlar üzerinden olumlu taraftan bakarak bazı görüşlerimi belirtmek isterim,

  • Daha girişimcilik macerasının en başında fikrin “hayatın içinden gelen bir ihtiyaçtan” doğması iyi bir başlangıç oluyor. Örneğin hastanede biyomedikal mühendisi olarak çalışan arkadaşımızın transport ventilatörlerle ilgili projesi buna bir örnek…. Yine işitme cihazları ile çalışan ekibin tasarım üzerinden yenilikçilik fikri de aynı yönde örnekler…
  • Bu aşamada girişimci adayları kendi fikirlerine çok bağımlı, kendi fikirlerine güvenir durumda oluyorlar. Bu aşamada bile konunun uzmanından veya potansiyel müşteriden fikir almak çok önem kazanıyor. Fikir bile hızlıca test edilebilir, sorulabilir. Bu aşamada dahi gelen geri beslemeler çok değerli… buna bir örnek de kalp seslerini analiz planlaması yapan arkadaşımızın kardiyologlarla görüşmesi…
  • Erken aşamada en önemli konulardan biri yatay ve dikey düzlemde rakipler… Yani örneğin düşündüğünüz çözüme çok yakın çözüm sunan aynı sektörden oyuncular ve ürününüzün işini yapan sektör dışından ürünler & oyuncular… Bu aşamada fikrin çöp tenekesine gidip gitmemesi buna çok bağımlılık gösteriyor. Örneğin, proje belgesinde “rakibimiz yoktur” ifadesini gördüğümde ekibin yeteri kadar çalışmadığını düşünüyorum. Bir başka dikkate değer konu da, önerilen çözüm veya ürünün rakibi ile karşılaştırma yaparken çok dikkat edilmesi, özellikle müşteri segmentleri bazında farklılık olmaması gerekiyor… Elma ile elma karşılaştırması kritik önemde…
  • Diğer bir konu da ekip… Bugün çok iyi bir fikri olan, konu ile ilgili uzmanlığı olan, ilk mini prototipi yapabilmiş bir arkadaşımız vardı, fakat sonraki adım için yanında kimse yoktu… Düşündüğü çözümün geliştirilmesi, ilerletilmesi onun işiyken, pazarı & müşteriyi bulacak, bir pazara gitme stratejisi yapabilecek, rakiplere göre pozisyonlama ve fiyatlama yapacak, legal ve finansal konularla ilgilenecek bir küçük ekibi ihtiyaç var… Bu ortamda insanların zaman ayırmaları tabii zor, ama girişimcilik bunu da planlamayı gerektiriyor.
  • Bugün sunumlar ilerlerken temel bir soruyu birden çok ekibe sorduğumu farkettim… “Seni diğerlerinden ayıran, sadece sana ait olacak, patentini alabileceğin farklılığın nedir?”… tatmin edici bir yanıt alamadığımda da basitçe şunu dedim, “Yurtdışında X liraya yapılan bir ürünü X-%20 ile Türkiye’de üretmek sorunu çözmeyecek, sürdürülebilir olmayacak. Seni X liraya üretenden de, ileride aynı cihazı X-%40 ile dünyanın herhangi bir yerinde üretecek olandan da ayıracak nedir? Ya daha hızlı, ya daha iyi, ya daha ucuz, ya daha kolay olmalısın ve bu yarattığın farkı dokümante edip patentleyebilmelisin… Ancak bu şekilde üzerinde yükselebileceğin bir iş fikrin olur.”
  • Yenilikçilik konusunda farklı görüşler olabilir… Tübitak bir süre “yenilikçi” olmadığı için belli projeleri reddetmiş, şimdi de “benzer” teknolojileri Türkiye’de üreterek dışarıya bağımlılığımızı azaltabilirseniz, projenizi kabul edebiliriz noktasına gelmişler. Bundan dolayı bugün azımsanmayacak oranda “Bizim bir teknolojik yenilik iddiamız yok, yurt dışından ithal edilen XXX cihazını Türkiye’de yapmaya çalışarak maliyetini düşüreceğiz” şeklinde projeler geldi. Bence bu sürdürülebilir bir girişim için iyi bir başlangıç noktası değil… Kısa süre sonra, yine “ayırıcı” özellik gündeme gelecek, sadece Türkiye’de üretildiği için bir ürünün alınması müşteriler için yeterli bir kriter olmayabilir. Bu anlamda, Türkiye’de üretelim, ama kendimizden birşey katalım, bir farklılık yaratalım, dünyadaki örneklerinden çok çok ucuza üretebiliyorsak, bu da bir ayırıcı özellik olabilir ama farklılaşmak gerekiyor.

Kısaca enteresan bir iki saat geçirdim, üç proje fikrini üzerinde çalışmak üzere kendimce kenara not ettim, takip ediyor olacağım…

Toastmasters’da ilk konuşma heyecanı

Toastmasters ABD’den dünyaya yayılmış, insanlara topluluk önünde konuşma imkanı vererek iletişim ve liderlik özelliklerini geliştirmeyi amaçlamış bir dernek… Türkiye’de de var, ve ben arkadaşım Andreas‘ın teşvikiyle toplantılara katılmaya başladım… Kısa zaman sonra ortamı çok beğendim ve katılmaya karar verdim.

Her toplantının kendi içinde bir disiplini ve insanların aldıkları farklı roller var. Her toplantıda hazırlanmış konuşmalar, 2,5 – 3 dakikalık anlık konuşmalar, saat tutma, yeni bir kelimeyi insanlara tanıştırma, kamerayı kullanma ve tüm toplantıyı yönetme gibi roller var. İnsan bu rolleri alarak liderlik özelliklerini ilerletebilir, aynı zamanda konuşmalarını hazırlayarak topluluk önünde konuşma yeteneklerini geliştirebilir.

İlk konuşma “icebreaker” olarak adlandırılıyor, yani yeni üyeler kendilerinden bahsederek insanlarla olan buzları kırıyor. Bu şekilde gruba girip bir yolculuğa başlamış oluyorsunuz.

Ben bu ilk konuşmamda kendimden bahsettim, ailemden, iş hayatımdan, Almanya’dan, seyahatlerimden, mentörlük deneyimimden… Hatta heyecandan hobilerimden bahsetmeyi unuttum, unutmasaydım, bu blogdan bahsedecektim 🙂 … Sahnede iken kendimden de bahsetsem, iki defa neredeyse tamamen kafamdaki akış durdu, dönüp notlarıma baktım. Aslında orta – uzun vadeli amaç, konuşma heyecanını sıfırlamak değil, bunun sanırım sıfırlanması mümkün de değil, ama her durumda çıkıp konuşma konusunda bir rahatlığa erişmek, temel hareketleri, sesi kullanmayı, insanlarla bağ kurmayı öğrenmek, böylece her durumda konuşma yapılabilir. Ben ingilizce dernekteyim, İstanbul’da türkçe toastmasters da var.

Buyurunuz, ilk konuşmam:

Karavanla bir hafta

Bu hafta eşim Digna’nın uzun zamandır özlediği ve planladığı ailece karavan tatilini gerçekleştirdik… Genel izlenim olarak bence çok güzel, dinlendirici, rahat ve özgürlük hissi içinde geçti… Otellere gidip belli yerlerden belli hizmetleri almaya alışmış biri olarak, beni tavladı diyebilirim. Bundan sonraki planımızı yapmaya başladık bile, daha küçük bir araç, daha uzun tatiller, daha seçerek gidilecek yerler… Buyurun…

Internette yaptığımız araştırma ile Casavan firmasından araç kiralamaya karar verdik. Firmadaki görevli arkadaş, Mehmet Ünsal çok yardımcı oldu, samimi tavrı ile bizi etkiledi. Araçla ilgili her türlü bilgiyi kısa zamanda verdi, su / tuvalet düzeni, elektrik bağlantıları, aracın benzin yakması gibi… Böylece aracı teslim alıp yola koyulduk.

İlk gün belirlediğimiz noktaya giderken, yeni ve büyük bir araç olması dolayısıyla yolda biraz zorlandım, ama zaman içinde alıştım. Önce Cunda Adasındaki Ada Camping‘e gittik. Kenarlarda, karavan için uygun noktalarda yer kalmamıştı, bizi ortada bir yere aldılar, ama ilk gün için dert etmedik, sonuçta duracak bir noktaya ihtiyacımız vardı. Doğa harika, deniz nefis, ortam da hoş insanlarla doluydu.

Cunda_karavan

Tek eklemem şu olabilir, verilen hizmet karşılığında istenen ücret olması gerekenin yaklaşık 3 katı civarındaydı… Tabii ki bazen yüksek ücretli hizmetler alınabilir, bu da olabilir, ancak örneğin, seneye buraya tekrar gitmem, sebebi de bu.

Cunda Adasi

Burada iki gece kaldıktan sonra, bir sonraki durağımız olarak belirlediğimiz Foça’ya doğru yola çıktık… Ben de şoför olarak biraz daha rahatladım. Yeni Foça ile Eski Foça arasında Sazlıca Plajı’na gittik, orada da bizi çok ilgili insanlar sıcak bir şekilde karşıladılar… Karavanımıza güzel bir nokta verdiler, biz de yayıldık…

Foca manzara

Foça’da Karavanımızdan manzara

Burası da çok hoşumuza gitti, denize sıfır bir ortamda uyuduk. Yemekler orta düzeydeydi ama yeterliydi… Biraz dinlendikten sonra ertesi gün dolmuşla eski Foça’ya gittik. Çok şirin bir kasaba, turistlerin sayısının azalması net olarak hissediliyor. Çocuklarım dolmuş kültürünü görmüş oldular biraz 🙂 Şehirde biraz dolaştıktan sonra karavanımıza döndük… Akşamüstü biraz rüzgar arttı, fakat ben aldırmadım… Gece yatma zamanı gelince, artan rüzgar, tam koyun köşesindeki karavanımızı ciddi bir şekilde sallamaya başladı, ben yaklaşık 3 saat uyuyamadım, İstanbul depremi de buna benzer herhalde diye düşündüm, her durumda uyuyan çocuklarımı da tebrik ettim, sabah.

Bu kadar rüzgar olunca, bir sonraki nokta için olan planımızı öne çektik ve öğlene doğru Troya’ya doğru yola çıktık. Orada Troya kamping‘e ulaştık. Uran bey bize etrafı gezdirdi, kısa özet bilgi verdi. Çok hoşumuza gitti. Troya kalıntılarına 600 metre uzaklıkta ve tüm komforu olan bir yerdi.

Troya 1

Ertesi gün öğlene doğru Müze kartlarımızı satın alarak Troya’ya tekrar adım attık. Burası belki 40 defa gezilip tüm külliyat okunursa bir miktar anlaşılabilecek bir hazine… Eşim Digna tabii çok mutlu bir şekilde kılavuzu takip etti, taşları anlamlandırmaya çalıştı. Gezi daha kolaylaşmış, yürüyüş patikaları daha net levhalarla doldurulmuş. Güzel de manzara vardı.

Troya manzara

Burası yüzyıllarca aynı noktaya şehirler yapılmış, üzerine savaşlar olmuş, 3000 yıl öncesinin New York veya İstanbul’u… Rüzgar bile farklı esiyordu, orada olmak beni hep mutlu etmiştir.

Bence güzel bir tatil oldu, denemek isteyenlere öneririz, seneye daha farklı yerlerde, daha küçük bir araçla yola devam 🙂 İki harika kitap okudum bu hafta, onları ayrıca yazacağım…

Ekiplerin Beş Temel Aksaklığı

Patrick Lencioni’nin “Ekiplerin 5 temel aksaklığı” (The five dysfunctions of a team) kitabı elime geçti, hikaye şeklinde anlatıldığı için çok rahat okunuyor.

Ekip

Türkçesini şuradan alabilirsiniz. Silikon Vadisinde ürünü ve ekipleri daha güçlü olup rakiplerinin gerisine düşen bir firmanın CEO’su olarak atanan Kathryn’nin birlikte çalışamayan ve farklı çıkar yaklaşımları olan müdürlerin oluşturduğu ekibi nasıl birlikte çalışabilen etkili bir ekip haline getirmesinin öyküsü… Bu öykü üzerinden ekiplerin aksama noktalarını 5 maddede toplayan yazar, kitabın sonunda bu aksaklıkları ayrıntısı ile inceliyor ve bu aksaklıkların giderilmesi için sırasını da belirterek bazı önerilerde bulunuyor. Bunlar üzerinden gidelim.

team

1 – Güven eksikliği (Absence of Trust) : Herşey güvenle başlıyor, eğer ekip içindeki insanlar birbirlerine güvenmiyorlarsa, birbirlerine sorunlarla ilgili samimi sorular soramıyorlarsa, insanlar kendi eksikliklerini açmaktan yana ketum davranıyorlarsa, bu etkili bir ekibin oluşması için temel bir aksaklığı ifade ediyor. Kendi ekiplerinizi düşünün, eğer ekipteki herkes kendi zayıflıklarını saklıyorsa, geri besleme veya yardım istenmiyorsa, diğer insanların yapmak istedikleri ile ilgili herkes netleştirmeden sonuçlara varıyorsa, insanlar birbirlerine karşı bir tür hınç biriktiriyorsa, o ekipte güven ortamı yok demektir.

2 – Yüzleşme (tartışma) korkusu (Fear of Conflict) : Eğer ekipte güven ortamı yoksa, insanlar birbirleriyle tartışmak istemezler, kaçınırlar, sorunlara yokmuş gibi bakarlar, tartışmalarda kendi aleyhine bir sonuç çıkacak endişesiyle aşırı savunmacı davranırlar, bu da yapıcı diyaloğu engeller. Bu ekiplerde daha çok kişilikler tartışıldığı, genellemeler yapıldığı ve şirket adına kararlar başka kişisel ajandalara göre alındığı için “konular” (issues) üzerinde tartışma sağlıklı olmaz. Kararlar, “bu kimin işine yarar” yaklaşımı ile alınabilir, bu da toplam ekip başarısına negatif etki yapar.

3 – Söz vermeden kaçınmak (lack of commitment) : Birbirine güvenmeyen ve sağlıklı bir şekilde tartışamayan ekiplerdeki insanlar, bir projeye, bir stratejiye bağlanmaktan, sorumluluk almaktan kaçınırlar. Liderin gösterdiği vizyona katılım göstermek istemeyebilirler, çünkü kınanma korkusu olmadan kendi bakış açılarını iletememiş, belki bazı endişelerini ifade edememiş olurlar. Aynı şekilde çoğunlukla alınan bu kararlarla ilgili kendilerini adamış hissetmedikleri için kendi ekipleri de kararın gücünü hissedemez, kaçacak bazı argümanlar geliştirebilir.

4 – Sorumluluktan kaçınmak (Avoidance of accountability) : Ekip çalışanları, bir projeye veya bir stratejiye inanmadıkları ve katılım göstermedikleri için sorumluluktan kaçınmaya çalışırlar. Bu şekilde ekip içinde insanlar birbirlerinin sorumluluk alanlarını takip etmezler, takım arkadaşları sadece kendi sorumluluklarını onlara bir zarar gelmeyecek kadar üstlenirler ve tüm ekibin başarısı için ortak eylemlere katılım göstermeyebilirler.

5 – Sonuçlara ilgisiz kalmak (inattention to results) : Ekipte insanlar birbirlerini sorumlu tutmazlarsa, toplam sonuca da ilgisiz kalırlar. Ekip kopuk hale gelir. Bu noktada artık ekipteki bazı insanlar kendi kariyerleri veya egoları için tüm ekibin hedeflerinden uzaklaşmış, motivasyon kaynakları da farklılaşmış olabilir.

Tüm bu 5 maddenin düzelmesi için kitapta kısa bir öneri bölümü var, fakat bence aksaklıkları gösterme üzerine bir kitap olması onu ilginç kılıyor. Demirel’in güzel bir sözü vardı, “neyin olacağını anlamak için önce neyin olamayacağını göstermek gerekir.”… Kendi içinde olduğunuz veya yönettiğiniz ekiplerde bu sorunlar var mı?

Kazanmanın Psikolojisi

Dr. Deniz Waitley’in 1979 yılında yayınladığı “Psychology of Winning” kitabını okudum.

winning

Aslında bence dijital dönemden önce yazılmış olmasının anlamı var, bugünün başarı tanımlamalarından farklı, örnekler daha insan ilişkileri üzerine, daha çok başarının hazırlanabilen, planlanabilen, insana bağlı, pozitif düşünme ve davranma ile yakından ilişkili bir davranış bütünü olduğunu anlatıyor ve on bölümde başarını insanın özelliklerini anlatıyor. Birçoğu birbiriyle bağlantılı olmakla birlikte, her bir özellikle ilgili kısa açıklamalar, özet ve “yapılacaklar” (action list) verilmiş. Bazı noktalar tabii genel olmakla birlikte alınabilecek notlar var.

Bu defa farklı birşey yapıp, kullanmakta olduğum bir web hizmetine kitabın her bölümü ile ilgili aldığım notları yazdım, bu notları yayınlamak istedim. Aşağıdaki linkten bulabilirsiniz. (ingilizce)

https://workflowy.com/s/NakRA8KXFj

 

 

 

Chrome – Pocket – Buffer

Sosyal medyada kafanıza esen zamanda değil de, planlı paylaşımlarda bulunmak isterseniz, şöyle bir önerim olabilir…

http://www.getpocket.com ‘dan Pocket programını kullanmaya başlayın, aynı zamanda tabletler ve Chrome eklentisini de etkin hale getirin… Böylece Chrome ile gezerken beğendiğiniz bir linke sağ tıkladığınız zaman onu Pocket’a atabilir, sonra tabletinizden okuyabilirsiniz.

http://www.buffer.com ‘dan Buffer’a başlayın, yine Chrome eklentisini de çalıştırın… Pocket’ta okuduğunuz bir yazıyı paylaş tuşundan Buffer’a yollayabilir, Twitter / Facebook / Linkedin ‘den istediklerinizi seçebilir ve ne zaman yayınlanacağını da ayarlayabilirsiniz. Böylece belli bir içerik akışı sağladığınız zaman, bu direk Buffer üzerinden yayınlanır.

Bir süredir kullanıyorum, öneririm.

Mustafa Kemal üzerine küçük kişisel bir deneme

43 yaşındayım. Mustafa Kemal’i ders kitaplarından öte anlamaya çalıştım, Lord Kinross okudum geceler boyu, arkadaşlarımla tartıştım uzun uzun, İTÜ’de “Aydınlanma 1923” grubunun kurulması sırasında oradaydım, o ekip de Mustafa Kemal’i farklı boyutlarıyla anlayıp bugünün dünyasına ışık tuttuğunu savunuyordu. Dışarıdan, yabancı insanların görüşlerini de hep merak ettim, objektif olmaya çalıştım.

Mustafa Kemal’in hayatında ilgimi daha çok ilk dönemler çekti… Bulgaristan’da yalnız kaldığı dönem, Şam’da yaptıkları, tabii ki Çanakkale. Sadece Alman generallere isyan eden bir Türk komutan olarak görmedim onu, içinde olduğu savaşın ötesini görebilen biri olarak hayal ettim. İstanbul’un işgalinde gözleri dolan, okuduğu yüzlerce kitaptan içinde yaşadığı toplumun bir sonraki döneminin Batılılaşma ile ilerleyebileceğini gören biri. Kadının toplumdaki yerini net görebilen, ilerlemenin, özgürleşmenin kadının çalışması ile, ayakta durması ile, bağımsızlaşması ile olabileceğini gören biri… Tabii, İstanbul’dan Samsun’a gittiği sıradaki psikolojisini düşündüm bazen. 20 küsür kişi, koskoca Osmanlı hanedanlığının ve bağımsızlık deyince ürken güç sahiplerine karşı çıkacak ve bu topraklarda yeni bağımsız bir Türk devleti kurulması için yola çıktık diyecek… düşünün, kim dinler sizi!

Nutuk’u okudum iki defa, bu defa insanları ikna gücünü gördüm Mustafa Kemal’in… Kimlerle işbirliği yapılabilir, kimler seni yok etmeye çalışıyor, nasıl bir strateji izleyerek amacına ulaşırsın? Bugün iş ve kişisel dünyada bu konu üzerine yüzlerce kitap var, hepsi bu sırrı çözmeye çalışıyor, aslında Nutuk da bu konuda güzel bir kaynak olabilir… Tabii bunu yaparken bir sonraki adımı düşünmesi, ileri görüşlülüğü karşıma çıktı defalarca.

TBMM açılmış ama yarısı muhalif, temel konularda anlaşıyorlar belki ama Mustafa Kemal’in çok güçlendiğine de inanıyorlar. Ayrıca onun asker olmasından yola çıkarak kendini ortaya atmasını istiyorlar. Tabii aralarında bazıları bunu düşmanın ülkeyi terk etmesi için değil, Mustafa Kemal’den kurtulmak için bir vesile olarak görmekteler… Ankara’dan top sesleri duyuluyor, ordu dağınık bir görüntü veriyor. Meclisin bir oturumunda muhalifler önceden planladıkları gibi diyorlar ki, Mustafa Kemal Başkomutan olsun, ordunun başına geçsin. Bir taşla birkaç kuş vurma taktiği… Ordunun savaşı kazanacak hali olmadığını görüyorlar, savaşı kazanmak için alınması gereken zor kararları da alacak durumda değiller… bu zor durumu Mustafa Kemal’in üzerine yıkmak onlar için bir çıkış yolu. Mustafa Kemal kürsüye geliyor, ve herkesi şaşırtan bir konuşma yapıyor, diyor ki, Başkomutan olurum, ama 3 ay süreyle Meclis bana olağanüstü yetkiler vermeli!!! Bakın burada bir taşla kaç kuş, muhaliflerin baskısını üzerinden atma, orduya tam hakimiyet, savaşı kazanmak için olağanüstü kararlar alma yetkisi… Ama tabii elini taşın altına koymanın da unutulmaz bir örneğidir bu olay benim için… Bu dönemde çok konuşulan “resilience” (kötü durumdan çıkma hızı & gücü) kavramının sözlük anlamıdır belki de. En zor durumda, önündeki iki, üç, beş hamleyi görerek eyleme geçme, bunu Mustafa Kemal yapabilirmiş sadece.

Şöyle bir sahne olabilir anlattığım bu olay:

mecliste

 

Herkesi Mustafa Kemal’in duygularını, düşüncelerini, kişisel ve toplumsal stratejilerini anlamaya, okuduğu kitapların izini sürmeye davet ediyorum. Pişman olmazsınız.

%d blogcu bunu beğendi: