Düşündüğümüzden daha fazla vaktimiz var

Yazar ve konuşmacı Laura Vanderkam‘ın 168 saat kitabını okudum. Zaman planlaması & zaman verimliliği konusunda ufuk açıcı bazı yaklaşımları var. Çalışan, aynı anda küçük çocuklara bakan ve aynı anda dünyaya görülebilir katkı sağlayan bazı insanların hikayelerini de paylaşmış… 168 saat, tahmin edeceğiniz gibi, bir haftadaki saat sayısı… Küçük bir hesapla, günde 8 saat uyusanız, (56), 40 saatlik bir işte çalışsanız geriye tam 62 saat zamanınız kalıyor. Aslında düşünüldüğünde gerçekten bu “çok zaman”…

Laura, öncelikle zamanımızı kayıt altına almamızı öneriyor. Ben de Google takvim uygulamasını kullanarak ve kendime göre bazı kategoriler tanımlayarak (İş, öğrenme, yeme içme, çocuklar, boş zaman, TV, spor gibi) üç haftadır bu zaman kaydını tutuyorum. İlk hafta karşıma çıkan sonuçlara bayağı şaşırdım, ve bunun üzerine bazı ayarlamalar yapma imkanım oldu. Örneğin, TV süremi 18’den 8.5 saate indirdim, sporu 0.5 saatten 3.5 saate çıkardım, ikinci hafta çocuklar için ayırdığım zaman artarken öğrenmeye ayırdığım zaman azalmış mesela…

Bence ilk önemli kazanım “zamanın farkında olmak” oldu… Yarımşar saat arayla yaptıklarımı not ettiğim için, zamanı izlemem değişti. Sanki son üç haftadır benim 168 saatim daha “yavaş” geçiyor. Zamanımın “boşa” geçiyor olması ile ilgili hemen “rahatsızlık” duyuyorum, bir planlama yapıyorum. Tabii ki “leisure time” (boş zaman) olacak ama artık bu boş zamanları bazı küçük planlamalarla aslında o kadar da boş geçirmeyebileceğimi de keşfediyorum. Örneğin işe arabayla gidip gelirken sesli kitaplar dinlemek gibi… Böyle yaparsam o zamanı “öğrenme” zamanı olarak kaydediyorum.

Laura bu zaman kaydını tuttuktan sonra kendimizi değerlendirmeyi öneriyor, zamanı nasıl harcadığımızı bilerek daha bilinçli ayarlamalar ve planlamalar yapabiliyoruz. Önemli bulduğum bir yaklaşımı da şöyle, diyelim kendimizi geliştirip belli çalışmalar yaparak yarı maraton koşmak istiyoruz. Bunun için bu işi yapmayı düşündüğümüz tarihten geriye doğru gereken çalışma miktarını haftalara bölerek kendine zaman bloke ediyor. Yani belli bir hedefi belirliyoruz, bu hedefe ulaşmak için ne kadar zaman gerekecek bunu planlıyoruz, oradan da geriye dönerek, örneğin her hafta 4 saat gerekiyorsa önceden takvime bu 4 saati yerleştirip biç iç disiplin içinde gerçekleştiriyoruz. Bu da benim denemeye başladığım bir yaklaşım.

Bir deneyin, ne kadar “boş” vakit geçirdiğinizi görün, ve planladığınız zaman aslında birçok şey için zamanınızın olduğunu keşfedin!

 

Toastmasters Proje #5 – Vücut dili kullanımı

Toastmasters’da 5. proje vücut dili kullanımı üzerine… El kitabında bu konudan “duruş, hareket, kafa – omuzlar – kollar – eller’in kullanımı & yüz ifadeleri & göz teması olarak bahsediliyor. Ben de yine kendi hayatımdan bir deneyimi anlatayım diye düşündüm, aklıma pasaportum ve havalimanlarındaki maceralarım geldi… Bu konu benim için özel, zira bir çok standard dışı öyküm var, bunların bazılarını birleştirebilirim, bir akış yaratabilirim diye düşündüm. Hemen aklıma gelen olaylar, Litvanya’daki “illegal ilan edilmem”, Nürnberg – Frankfurt – İstanbul hattında pasaportumu check in yaptığım çantada unutmam, eşim de çocuklarımı Hollanda’ya gönderirken Sabiha Gökçen havalimanı yerine Atatürk havalimanına gitmek gibi “maceralarım”dı.. Bunları bir sıraya koydum, bir “konuşma amacı” belirledim. Amaç da şöyleydi, “Pasaportunuz sizin en iyi dostunuzdur, havalimanındaki prosedürlere sinirlenmeye hiç gerek yok.”

Konuşma metnini burada görebilirsiniz. Bu konuşmadan önce yine konuşma mentörüm Matt ile bir küçük konuşma yaptık… Benim orjinal konuşma metnimde, ilk iki paragrafta daha önce yapmadığım bir açılış denemiştim… Diyordum ki, “I am not gonna tell you the story where my wife & my children…” (size bu akşam ….. hikayeyi anlatmayacağım..) Burada amaç, kısa bir hikayeyi açılışta baskılı bir şekilde anlatıp güçlü bir giriş yapmak ve ilgiyi toplamaktı. Ayrıca bir hikayeyi anlatmayacağım deyip aslında süratle anlatmak da içinde bir ironi barındırıyordu, bu tezatı kullanmak istedim. Oradan da ana hikayeye geçip, ana hikayeyi anlatacaktım. Matt ile konuşmamızda Matt girişteki bu ilk iki olayın konuşmanın ana amacına destek vermediği için aslında çok da gerekli olmadığını söyledi. Çok güzel bir tartışma yaptık. Sonunda ben ilk paragrafı korumaya ve ikinci paragrafı atmaya (çıkarmaya) karar verdim. Bu tabii tartışmaya açık bir konu, siz de kendi fikrinizi bu yazının altına yorum olarak ekleyebilirsiniz, sizce ilk paragraf (giriş bölümü) ilgi çekmiş mi, tüm konuşmanın amacına hizmet etmiş mi, yoksa onu da çıkarıp “I have a story, and this is a story about my passport being my best friend” (Bir hikayem var ve bu hikaye pasaportumun benim en iyi arkadaşım olmasıyla ilgili.. ) mi deyip bir açılış yapsaydım…

 

Genelde iyi geri bildirimler aldım, akıcı, yer yer komik ve anlamlı bir konuşma olarak görülmüş, hoşuma gitti.. Bir başka eleştiri de finali biraz kısa tutmam olmuş, bunu da kabul ediyorum. Belki “Havaalanlarında kızgın olmamaya” dair kararımın altını çizebilirdim. sanırım konuşmanın en sonunda bir “bitirme heyecanına” kapılıyorum.

Böylece ilk 5 konuşma bitti, ilk konuşmaya göre daha rahat olduğumu, teknik konulara daha önem verebildiğimi, Matt’in yorumuyla da “yavaş konuşarak dinleyicilerin zihninde imgeler oluşturmayı ve onlarla bağlantı kurmayı” ilerlettim diyebilirim… Devam!

Toastmasters’da her konuşma değerlendiriliyor, tecrübeli konuşmacılar değerli geri beslemeler veriyorlar. 5. konuşmamın değerlendirmesini Rasih bey yaptı, onu da burada bulabilirsiniz,

 

 

Toastmasters Proje #4 – Dil kullanımı

Toastmasters’daki 4. projede el kitabı temiz bir dil kullanımından, kısa cümleler kurmaktan, net ifadelerde bulunmaktan, keskin ve doğru kelime seçimlerinden bahsediyor. Bu bağlamda ben kendi hayatımda önemli bir yeri olan, ayrıntıları kalbimde yer etmiş bir olayı anlatmak, bu sırada el kitabının gereklerini yerine getirirken üzerinde çalıştığım “dinleyiciler ile bağlantı kurmak” üzerinde de ilerlemek istedim. Seçtiğim konu, “eğer insan gerekli hazırlıkları yapıp fırsatlar peşinde koşarsa, başarılı olma şansını arttırır”dı, ve bunu eşim Digna ile tanışma hikayemize dayanarak anlattım.

Açılış cümlelerini hazırlamak benim için çok değerli, değişik açılışların çalışıp çalışmadığını görmek, denemek hoşuma gidiyor. Burada da “Tonight I will tell you how I met my wife” (Bu akşam size eşimle nasıl tanıştığımı anlatacağım) dediğimde dinleyicilerden aldığım hoş tepkiyi aslında öngörmemiştim.. kısa bir an ben de afalladım aslında, ama sonra toparlayıp devam ettim. Burada avantajım, “herkes birilerinin eşiyle tanışma hikayesini duymak ister”, yani işe birkaç adım avantajlı başladım.

Girişten hemen sonra yine dinleyicileri konuşmaya katmak istedim, kimler dedim, siyah ekranlar üzerinde yeşil harflerin olduğu ilk bilgisayarları hatırlıyor? Yaşı uygun olanlar ellerini kaldırdı, bu da katılım ve konuşmaya ilgiyi arttırdı. Hikaye kendi içinde de ilgi çekici diye düşünüyorum, her ortamda anlatmaktan da zevk aldım, eşimle tanışmamız birçok tesadüfün üst üste gelmesi ile oldu, merak ediyorsanız konuşmayı dinlemenizi öneririm.

Peki bu konuşmayla ilgili nasıl geri beslemeler aldım: %90 olumlu… insanlar akıştan hoşlanmış, konuşmayı eğlenceli ve ilginç bulmuşlar. Yapıcı eleştiriler de “konunun “dil kullanımı” hedefine pek uymadığı” yönündeydi, bunu da kenara not ettim. Ayrıca konuşmanın ortalarında bir espri yapmaya çalıştığımı, vücud diliyle de bunu desteklemeye gayret ettiğimi ama bunun anlaşılamadığını, o yüzden de komik bir duruma düştüğümü gördüm… Demek insan kendi esprilerinde daha dikkatli olmalı.

Bir planım da, Türkçe Toastmasters’a da gidip tüm bu konuşmaları Türkçe yapmak. Bunu da sabırsızlıkla bekliyorum, açıkçası heyecanlıyım bu konuda da…

Benim için çok güzel bir deneyimdi dördüncü konuşma… Buyurun…

 

Toastmasters Proje #3 – Konuşmanın amacını netleştirelim

Toastmasters el kitabında üçüncü proje, konuşmanın amacı ile ilgili… Konuşmalar şu amaçlardan birini taşıyabilir : Dinleyicilere bilgi vermek, dinleyicileri bir konuda ikna etmek, dinleyicileri eğlendirmek veya dinleyicilere ilham vermek. Her konuşmadan önce önerilen konuşmanın amacını düşünmek, bunlardan birini seçmek ve bu amaçtan hiç sapmadan konuşmayı planlamak… Konuşma açılışında veya kapanışında bu amaca hizmet etmeyen bölümler varsa bunlardan mümkün olduğu kadar kaçınmak… Böylece konuşma hazırlığı sırasında da odaklanmak mümkün olabiliyor.

Üçüncü konuşmama hazırlanırken heyecan içindeydim. Amacımı belirlemiştim, amacım bir süredir çalışmakta olduğum “Genç Başarı Vakfı” ile ilgili bilgi vermek ve insanları bu vakıfla birlikte çalışmaya ikna etmekti. Bu amacı aklımın bir köşesinde tutarken konuşmayı yazmaya başladım. İlk metin şöyleydi. Biraz çalıştım, açılışla ilgili bir iki farklı fikrimi de not ettim. Normal okuyuşla ses kaydı yaptığımda konuşma 7 dakika civarına geliyordu ki, bu aslında fena değildi. (ya da ben öyle düşünmüştüm)

Toastmasters’da bir mentörlük kurumu da var. Yeni katılanlarla daha tecrübeli konuşmacıları eşleştiriyoruz ve ikili bir çalışma olanağı oluyor. Benim mentörüm de Matt. Matt en eski Toastmasters kurucularından ve onunla çalışmaktan çok zevk alıyorum. Genelde çalışma biçimimiz birlikte bir kahve içmek, fazla vakit almak da istemiyoruz. Ben konuşmayı yazıyorum, Matt’e gönderiyorum, sonra üzerinden geçiyoruz, Matt’den gelen fikirlere göre ben değişiklikler yapıyorum. Sonra ses kaydı ile konuşmayı deniyorum ve nasıl olacağını hayal ediyorum.

Bu ilk yazılmış metinle birlikte Matt’le görüştük. Önemli şeyler öğrendim. Konuşma bu haliyle çok uzundu, sahnede olabilecek sıkıntılar, yavaşlıklar, dinleyenlerin tepkisi, benim unutmam eklendiğinde sınır olarak belirlenmiş 7:30 dakikayı aşmam işten bile değildi.. Matt, burada iki önemli hikaye olduğunu, biri inovasyon kampı, diğeri şirket programı, ve etki yaratabilmek ve konuşmanın gücünü arttırabilmek ve telaşlı, süratli bir konuşmadan kaçınmak için bir hikayeyi çıkarmam gerektiğini söyledi. Önce hemen reddettim 🙂 Sonra sakince kabul ettim ve konuşma nasıl dönüşebilir, düşünmeye başladım. Sonunda konuşma şu hale geldi…

Matt’in üzerinde durduğu konulardan biri, konuşma sırasında dinleyicilerin hayal gücünde anlattığım tabloyu oluşturabilmek için “yavaş” gitmek, yani gerekli yerlerde sakinleşmek, hatta ara vermek, bu arada son tanımladığım olay veya mekanın dinleyiciler tarafından algılanması için beklemek… Bu çalıştığım bir konu, zamanla daha iyiye gidecektir diye düşünüyorum. Ama benim gibi tezcanlı, tempolu konuşmayı seven biri için önemli bir geri besleme idi…

Peki konuşma nasıl gitti… Bence iyiydi. Bu konuşma kendimi utanmadan baştan sona izleyebildiğim ilk konuşma oldu 🙂 Konu kalbimden geliyordu, akış fena değildi, bazı yerlerde tempo düşse de, sanırım amacına ulaştı… Böylece üçüncü konuşmayı bitirdim, ve değerlendirme yapma ve bir toplantı organize etme gibi ek görevler alabilir hale gelmiş oldum… Buyurunuz, konuşma aşağıda…

 

Toastmasters Proje #2 – Giriş – Gelişme – Sonuç görelim

Toastmasters CC el kitabının ikinci projesinin adı “Organize your speech”, yani, “Konuşmanı organize et”… Bu projede amaç net bir şekilde bir konuyu bir fikri sunmak, bunu yaparken konuşmanın organizasyonu üzerinde çalışmak, yani giriş, gelişme, sonuç göstermek. Sonucun ve varsa “call for action” yani “Eyleme davet” bölümünün açık olması, kolayca anlaşılabilmesi ve duyulması… Peki ben bu ikinci projede ne yaptım?

Yıllar önce okuduğum, hoşuma giden, kendi alanında etki yaratmış “Talent is overrated” (Yetenek abartılmıştır) adlı kitabın en can alıcı ve maddelenebilir bölümünü bir konuşma haline getirdim. Bütün konuşmalarımı workflowy‘de yazıyorum, bu konuşmama şu linkten ulaşabilirsiniz. Amacım öncelikle insanların yeteri kadar belli şekilde çalışarak hemen her konuda yeteneklerini geliştirebileceklerini anlatmak, bununla ilgili örnekler vermek ve bu “özel çalışma şekli” (deliberate practice) ile ilgili madde madde tanım yapmak ve en sonunda eğer isterseniz ve belli şekilde çalışırsanız, yeteneğinizi arttırabilirsiniz demekti. Aslında bu konu ve bu kitapla ilgili blog yazım da var, o da burada.

Peki, işler nasıl gitti… Öncelikle kendimden örnek de versem, içerik dışarıdan geldiği için, belli yerleri ezberlemeye çalıştım. Ve ezberim %90’ı geçmediği için yaklaşık ilk dakikanın sonlarına doğru takıldım, unuttum, kendi soluma dönüp notlarıma baktım. Oradan devam etmek zordu, ama başardım. Konuyu açıklamak için önceden flip chart’a bazı çizimler yaptım, sırası geldiğinde onu kullandım. Videodan da görüyorum, yazılar yeteri kadar kalın olmadığı için istenen etkiyi yaratamamışlar. Ve ben bazı anlarda “öğreten adam” moduna geçmişim ve dinleyicilerin ilgisini kaybetmişim. Çok çalıştığım, ama sahnede çok gerildiğim, ama sonunu iyi getirdiğim ve çok şey öğrendiğim bir deneyim oldu.

Toastmasters’da konuşmadan hemen sonra üyeler ve konuklar izledikleri konuşma ile ilgili değerlendirmelerde bulunuyorlar, bunlar konuşmacıya toplu olarak iletiliyor. Bence bu öğrenme sürecine çok faydalı oluyor ve videoda kendimizin göremeyeceği bazı açık noktaları görme imkanı veriyor. Bu konuşma sonrası bana gelen bazı geri bildirimleri paylaşmak isterim, dürüstçe üzerine gidince insan fark ediyor ve öğrenebiliyor.

“I did not enjoy because he forgot a few times what he wanted to say” (Pek hoşlanmadım çünkü birkaç defa ne diyeceğini unuttu)

“You should write with bigger letters. I liked the content but difficult to concentrate because of long pauses. I enjoyed popular examples. (Daha büyük harflerle yazmalısın. İçerikten hoşlandım ama uzun duraksamalardan dolayı odaklanamadım. Popüler örnekler hoşuma gitti)

“It was nice to hear “Sky is the limit”. It was so natural and well designed speech. Congrats for your effort and messages”. (Son cümleni duymak güzeldi. (Limitiniz gökyüzü olsun) Doğal ve iyi tasarlanmış bir konuşmaydı, çaban ve mesajların için teşekkürler)

Sonuçta türbülanslı olan ama çok şey öğrendiğim bir konuşma oldu. İçerik yoğunluğu ile ilgili çıkarımlar yaptım. 7:30 dakika vaktim olan bir konuşma için rahat bir okumayla 6:30 dakikayı geçmeyecek bir içerikle çalışıyorum artık, zira sahnede işler farklı gidebiliyor, unutma olabilir, reaksiyon alınırken zaman harcanabiliyor. Güzel bir geceydi.

 

 

Girişimci adaylarına jürilik deneyimi

Bugün İstanbul Üniversitesi’ne bağlı Teknokent’te TÜBİTAK Bigg programı için sağlık alanındaki proje fikirlerini dinleyerek jürilik yaptım. Birçok projeden seçilen 12 fikri dinledik, puanladık ve bu yolun başında olduklarını belirterek elimizden geldiği kadar olumlu yönlendirmeler yaptık. Fikirden ürüne, üründen müşteriye, müşteriden satışa ve işletmeye giden yolun en başında, çoğunlukla bu yolun tümüne ait vizyonları henüz olmayan adaylar vardı karşımızda. Ama ne güzel ki, İstanbul Üniversitesi’nin imkanları ile bu vizyonu kısa sürede edinecekler.

jurilik

Gördüklerim ve tuttuğum notlar üzerinden olumlu taraftan bakarak bazı görüşlerimi belirtmek isterim,

  • Daha girişimcilik macerasının en başında fikrin “hayatın içinden gelen bir ihtiyaçtan” doğması iyi bir başlangıç oluyor. Örneğin hastanede biyomedikal mühendisi olarak çalışan arkadaşımızın transport ventilatörlerle ilgili projesi buna bir örnek…. Yine işitme cihazları ile çalışan ekibin tasarım üzerinden yenilikçilik fikri de aynı yönde örnekler…
  • Bu aşamada girişimci adayları kendi fikirlerine çok bağımlı, kendi fikirlerine güvenir durumda oluyorlar. Bu aşamada bile konunun uzmanından veya potansiyel müşteriden fikir almak çok önem kazanıyor. Fikir bile hızlıca test edilebilir, sorulabilir. Bu aşamada dahi gelen geri beslemeler çok değerli… buna bir örnek de kalp seslerini analiz planlaması yapan arkadaşımızın kardiyologlarla görüşmesi…
  • Erken aşamada en önemli konulardan biri yatay ve dikey düzlemde rakipler… Yani örneğin düşündüğünüz çözüme çok yakın çözüm sunan aynı sektörden oyuncular ve ürününüzün işini yapan sektör dışından ürünler & oyuncular… Bu aşamada fikrin çöp tenekesine gidip gitmemesi buna çok bağımlılık gösteriyor. Örneğin, proje belgesinde “rakibimiz yoktur” ifadesini gördüğümde ekibin yeteri kadar çalışmadığını düşünüyorum. Bir başka dikkate değer konu da, önerilen çözüm veya ürünün rakibi ile karşılaştırma yaparken çok dikkat edilmesi, özellikle müşteri segmentleri bazında farklılık olmaması gerekiyor… Elma ile elma karşılaştırması kritik önemde…
  • Diğer bir konu da ekip… Bugün çok iyi bir fikri olan, konu ile ilgili uzmanlığı olan, ilk mini prototipi yapabilmiş bir arkadaşımız vardı, fakat sonraki adım için yanında kimse yoktu… Düşündüğü çözümün geliştirilmesi, ilerletilmesi onun işiyken, pazarı & müşteriyi bulacak, bir pazara gitme stratejisi yapabilecek, rakiplere göre pozisyonlama ve fiyatlama yapacak, legal ve finansal konularla ilgilenecek bir küçük ekibi ihtiyaç var… Bu ortamda insanların zaman ayırmaları tabii zor, ama girişimcilik bunu da planlamayı gerektiriyor.
  • Bugün sunumlar ilerlerken temel bir soruyu birden çok ekibe sorduğumu farkettim… “Seni diğerlerinden ayıran, sadece sana ait olacak, patentini alabileceğin farklılığın nedir?”… tatmin edici bir yanıt alamadığımda da basitçe şunu dedim, “Yurtdışında X liraya yapılan bir ürünü X-%20 ile Türkiye’de üretmek sorunu çözmeyecek, sürdürülebilir olmayacak. Seni X liraya üretenden de, ileride aynı cihazı X-%40 ile dünyanın herhangi bir yerinde üretecek olandan da ayıracak nedir? Ya daha hızlı, ya daha iyi, ya daha ucuz, ya daha kolay olmalısın ve bu yarattığın farkı dokümante edip patentleyebilmelisin… Ancak bu şekilde üzerinde yükselebileceğin bir iş fikrin olur.”
  • Yenilikçilik konusunda farklı görüşler olabilir… Tübitak bir süre “yenilikçi” olmadığı için belli projeleri reddetmiş, şimdi de “benzer” teknolojileri Türkiye’de üreterek dışarıya bağımlılığımızı azaltabilirseniz, projenizi kabul edebiliriz noktasına gelmişler. Bundan dolayı bugün azımsanmayacak oranda “Bizim bir teknolojik yenilik iddiamız yok, yurt dışından ithal edilen XXX cihazını Türkiye’de yapmaya çalışarak maliyetini düşüreceğiz” şeklinde projeler geldi. Bence bu sürdürülebilir bir girişim için iyi bir başlangıç noktası değil… Kısa süre sonra, yine “ayırıcı” özellik gündeme gelecek, sadece Türkiye’de üretildiği için bir ürünün alınması müşteriler için yeterli bir kriter olmayabilir. Bu anlamda, Türkiye’de üretelim, ama kendimizden birşey katalım, bir farklılık yaratalım, dünyadaki örneklerinden çok çok ucuza üretebiliyorsak, bu da bir ayırıcı özellik olabilir ama farklılaşmak gerekiyor.

Kısaca enteresan bir iki saat geçirdim, üç proje fikrini üzerinde çalışmak üzere kendimce kenara not ettim, takip ediyor olacağım…

Toastmasters’da ilk konuşma heyecanı

Toastmasters ABD’den dünyaya yayılmış, insanlara topluluk önünde konuşma imkanı vererek iletişim ve liderlik özelliklerini geliştirmeyi amaçlamış bir dernek… Türkiye’de de var, ve ben arkadaşım Andreas‘ın teşvikiyle toplantılara katılmaya başladım… Kısa zaman sonra ortamı çok beğendim ve katılmaya karar verdim.

Her toplantının kendi içinde bir disiplini ve insanların aldıkları farklı roller var. Her toplantıda hazırlanmış konuşmalar, 2,5 – 3 dakikalık anlık konuşmalar, saat tutma, yeni bir kelimeyi insanlara tanıştırma, kamerayı kullanma ve tüm toplantıyı yönetme gibi roller var. İnsan bu rolleri alarak liderlik özelliklerini ilerletebilir, aynı zamanda konuşmalarını hazırlayarak topluluk önünde konuşma yeteneklerini geliştirebilir.

İlk konuşma “icebreaker” olarak adlandırılıyor, yani yeni üyeler kendilerinden bahsederek insanlarla olan buzları kırıyor. Bu şekilde gruba girip bir yolculuğa başlamış oluyorsunuz.

Ben bu ilk konuşmamda kendimden bahsettim, ailemden, iş hayatımdan, Almanya’dan, seyahatlerimden, mentörlük deneyimimden… Hatta heyecandan hobilerimden bahsetmeyi unuttum, unutmasaydım, bu blogdan bahsedecektim 🙂 … Sahnede iken kendimden de bahsetsem, iki defa neredeyse tamamen kafamdaki akış durdu, dönüp notlarıma baktım. Aslında orta – uzun vadeli amaç, konuşma heyecanını sıfırlamak değil, bunun sanırım sıfırlanması mümkün de değil, ama her durumda çıkıp konuşma konusunda bir rahatlığa erişmek, temel hareketleri, sesi kullanmayı, insanlarla bağ kurmayı öğrenmek, böylece her durumda konuşma yapılabilir. Ben ingilizce dernekteyim, İstanbul’da türkçe toastmasters da var.

Buyurunuz, ilk konuşmam:

%d blogcu bunu beğendi: