Ekrem İmamoğlu’nun 6 Mayıs 2019 konuşmasının hitabet açısından değerlendirilmesi

 

Öncelikle konuşma öncesindeki durumu hatırmamamız gerekiyor. Her konuşmanın “zemini” konuşmayı belirleyen özelliklerle doludur. Bu konuşmadan önce, YSK Ekrem İmamoğlu’nun kazandığı İBB Seçimlerini iptal etmiş, moraller bozulmuş, günlerce beklenen mazbata geri alınmış, Ekrem İmamoğlu’nun tepkisi geniş halk kesimleri tarafından bekleniyor. Boykot edelim, ne olursa olsun hiçbir seçimi kazanamayız diyen bir grup sesini yükseltmiş. Ankara’da CHP yönetimi henüz bir tepki vermemiş, Ekrem İmamoğlu o akşam normal programının dışına çıkarak bu konuşmayı yapmaya karar veriyor. İçinde olduğu koşullar çerçevesinde hazırlanacak çok vakti de yok. Mikrofonun arkasına geçtiğinde sakin ama üzgün bir görüntüsü var. Ramazanın ilk günü olması dolayısı ile orucunu açmış, onunla ilgili de iyi dileklerini belirterek konuşmasına başlıyor.

2’10” : “Ramazan ayı kul hakkı yememe ayı”… İmamoğlu burada kampanyasının temel iddialarından birini oluşturan halkın parasını halka hizmet için değil, birilerini zengin etmek için kullanan İBB’ye eleştirisini Ramazan ayının kutsallığı ile birleştiriyor. Sesini girişe göre biraz yükseltiyor ve beklediği alkışı alıyor.

4’28” : Güçlü el hareketleri ile desteklenmiş “Bizim için siyasi partiler araçtır, amaç bu millete hizmet etmektir” dedik.

5’48” : “Anlaşalım, bizim meydanlarımızda artık “yuh” yok, bizim meydanlarımızda sevgi var”… Burada dinleyicilerden gelen yuh nidalarını bir taraftan bitirirken diğer taraftan kucaklayıcı tavrını sürdürüyor. Bunu iki yana geniş açılmış kolları ile destekliyor.

7’04” : Bizim yanımızda yola çıktığımızda kimse yoktu “siz” vardınız… Dinleyicilerle daha sıkı bağ kuran bir cümle ve parmak işareti ile onları gösteren güçlü jest.

8. dakikadan itibaren kazanılan seçimle ilgili konuya geçiş yapıyor İmamoğlu.

9’06” : Güçlü bir el hareketi… Anadolu Ajansı’nı eleştirirken kendini göstererek “…..kendi çıkarları için kullandılar..”

9’16” : Belki canınız sıkkın ama buradayız, umudunuzu yitirmeyin… Yumruk hareketi ile desteklenmiş ilk büyük mesaj.

10’18” : Belki de ilk kez bir politikacı rakiplerini yuhlatmaktan “güldürmeye” geçiş yapıyor. “Gülün, ben sizin yerinizde olsam gülerdim. Bu adamların gülünecek hali var, vallahi gülün!”

Kronolojik akış ile devam ediyoruz.

13’20” : “Yüksek Seçim Kurulunu kınıyorum”

14’02” : YSK’nın kararına en temel itiraz argümanını seslendiriyor : “Kardeşim aynı kurullarla geçen yaz Cumhurbaşkanı seçtin, referandum yaptın anayasayı değiştirdin, o zaman bu seçimler de şaibelidir”

15’13” : Konuşmanın seyrini değiştiren nokta… İmamoğlu “Size birşey söyleyeceğim” diyor, o anda topluluktan bir tepki alıyor, cümlesine devam edemiyor. Bir adım geriye aıyor, sonra kürsünün önüne doğru gelip önce ceketini çıkarıyor, sonra kravatını çıkarıyor, sonra gömleğinin kollarını sıvıyor. Yavaşça. Halk destekleme çığlıklarını arttırıyor. Daha önce görmedikleri bir manzara.

15’39” : Ancak kürsüye geri dönüyor. Kollarını iki yana açarak akılda kalacak şu sözleri söylüyor: “Yolumuz uzun, heyecanımız yüksek, gençliğimiz var, gençliğimiz var, biz adalalete susamış, demokrasiye inancı tam, Türk gençleriyiz” (yumrukla)

Bence bu nokta konuşmanın havasının da değiştiği, Ekrem İmamoğlu’nun artık olumsuz havadan sıyrılıp umut verme kararlığında olduğu ve özellikle ceketin çıkmasıyla daha da güçlü hale gelen tarihi bir bölüm. Kelimeler konuşmamızın en önemli gücüdür, lütfen konuşmaların sadece %7’si kullanılan kelimelerle ilgilidir diyenlere inanmayın. 15’39 – 15’54” arasını alın, kelimeleri çıkarın geriye harika bir vücut dili görüntüsü var ama kelimeler yoksa konuşma da yok.

17’40” : Artık tempo yükseldi, “ben biliyorum, tüm Türkiye’nin adalet duygusu, vicdanı bizimle birliktedir”.. Bu noktada elini göğsüne götürerek “vicdan” kelimesinin gücünü arttırıyor.

19’20” : “Beylikdüzü’de ağlayan genç kızlarımız vardı. Ağlamasınlar! Buradayız hep beraber çalışacağız.” Duygulara hitap eden, güven veren önemli bir bölüm.

21’28” : Eyleme çağrı… “tüm dostlarımızdan herkese haklılığımızı anlatmalarını istiyorum”

21’35” : “Artık konuşma vakti. Sanatçı konuşacak, iş insanı konuşacak”.. Sonradan en çok etki yapan cümlelerden biri bu oldu. “Artık herkes konuşacak”

22’55” : Konuşma yüksek tempoda devam ediyor. Beni neden istemediler biliyor musunuz, ne demiştim? “Artık kişilere, gruplara, partilere, derneklere, vakıflara, cemaatlere hizmet yok” dedim, millet var millet! Büyük coşku yarattı bu sözler. İmamoğlu her kelimede bir kolunu işaret parmağı karşıyı gösterecek şekilde ileriyi gösterek kelimelerin gücünü arttırdı. Etkisi kalıcı oldu. Ayrıca cümleyi yavaş bir tempoda söyledi, neredeyse duyanların bu cümleyi beyinlerine kazımalarını ister gibi. Yavaş tempoda.

25’44” : Enteresan bir açılım… “Ben buradan verdiğim mesajlarla o hain kararı alan YSK üyelerinin de çocuklarının ve torunlarının hayatlarını kurtaracağım.” Mesajını daha da net ve temiz bir hale getiriyor, ben partiler üstüyüm, geleceğimiz için çalışıyorum. Tüm İstanbulluların geleceği için çalışacağım. Rakiplerimin bile iyiliğini istiyorum. Geniş gönüllüyüm.

29’00” : 45 yıllık hayatımda bir politikacıdan hiç görmediğim bir sahne hareketi… “Umudunuzu yitirmeyin… Umut burada” derken kendini işaret ediyor. Ne müthiş bir hareket! Hitabet açısından şapka çıkarıyorum!

Imamoglu_umut burada

Ekrem İmamoğlu bu zor zaman konuşmasında tarihe bir iz bıraktı. Gelecekte etkili bir politikacı olacağı görülüyor, hitabet de bunun önemli bir parçası.. Vücüt dilini çok etkili kullanıyor, birden süratini değiştirebiliyor. Olumsuz ifadelerde çok kalmayıp umut aşılayan söyleme geçebiliyor. Hakkımı yedirmem derken inandırıcı bir tonlama ve ifade buna eşlik ediyor. Genciz derken kolları sıvanmış gömleği ile bu ifadeyi güçlü kılıyor. Ve umut burada derken dinleyenlerin ve geleceğe umutla bakmak isteyenlerin gönlünü okşuyor.

Hitabet açısından son derece etkili, içinde bulunulan konuma göre hedeflerine ulaşmış, vücut hareketlerinin büyük uyumu ile güçlü mesaj vermiş tarihi bir konuşma!

Reklamlar

Toastmasters CC El kitabındaki tüm konuşmalar

Toastmasters’da CC kitapçığını bitirdim, tek bir yazıda tüm konuşmaları bir araya toplayıp gelişmeyi de görmek istedim.

CC #1 – Buz kıran konuşması… Kendimden bahsetmem, dinleyicilerle aramdaki buzları kırmam bekleniyordu…

 

 

CC #2 – Konuşmayı organize edin…. Giriş, gelişme ve sonuç bölümlerini ve aralarındaki geçişleri göstermem gerekiyordu… Bu konuşmada söyleyeceklerimi unuttum, durakladım, kriz yönetimini de öğrenme yoluna girdim. Bu konuşmada “Talent is overrated” adındaki kitaptan bir özet yapmıştım.

 

 

CC #3 – Konuşmanın mesajının altını çizmek, ana mesajı belirgin olarak vermek gerekiyordu… Bu konuşmada gönüllü olarak yaptığım Genç Başarı Vakfı çalışmalarını anlattım.

 

 

CC #4 – Dil ile ilgili çalışmak, kısa temiz cümleler kurarak ve önceki bilgileri ekleyerek bir konuşma yapmam bekleniyordu… Bu konuşmada eşim Digna ile tanışma hikayemizi anlattım.

 

 

CC #5 – Vücut dilini kullanmam bekleniyordu. Bu konuşmada havaalanlarında ve pasaport kuyruklarında yaşadığım bazı nahoş anıları aktarmıştım.

 

 

CC #6 – Ses çeşitliliğini yansıtmam gerekiyordu. İnce kalın, yüksek alçak, hızlı yavaş değişimlerini göstermek amaçlanmıştı. Bu konuşmada hayali bir ürünü yatırımcılara sunan bir girişimciyi canlandırmıştım. Konuşmanın sonunda da interaktif konuşmalar vardı. Çok eğlendiğimi gizleyemem.

 

 

CC #7 – Araştırma yapıp bir konuyu uzman olmayan bir topluluğa anlatmam isteniyordu. Gözün evrimi konusunu anlatmıştım. Biraz süreyi aştığım tek konuşma bu oldu.

 

 

CC #8 – Görsel araçları kullanmam, bunları mesajımı destekleyecek biçimde konuşmanın içinde kullanmam gerekiyordu. Eşimin zanaat yaşamını onun eserleri ile anlatmıştım.

 

 

CC #9 – Dinleyicileri bir konuya ikna etmem bekleniyordu. Çocuk sahibi olma konusuna girdim.

 

 

CC #10 – Dinleyicilere ilham vermem, onları harekete geçmeye teşvik etmem gerekiyordu. İnsanlara yardımcı olma konusunda bir konuşma yaptım. Türkan Saylan’a da dokundum, O’nun ilham verici hayatından örnekler verdim.

 

 

Yaklaşık 2 yılda tamamlanan bu kılavuzdan sonra Toastmasters’ın yeni eğitim sistemi Pathways’de ilerliyorum.

Gözün evrimi – uzman olmadığım bir konuyu araştırmak

Toastmasters CC el kitabının 7. konuşması konuşmacının kendi de uzman olmadığı bir konuyu araştırıp, görseller ve verileri de ekleyerek 7 dakika içinde anlatmasını istiyor. Burada amaç aslında konuşmacının bir temel iddiasının olması, araştırma ve verilerin bunu desteklemesi ve ortaya bir konuşma çıkması… Burada yapılmış başka örnekleri de gördüm ve kendimi biraz daha zorlamaya karar verdim… Dedim ki, “Gözün evrimi”ni araştırayım.

Neden gözün evrimi… Öncelikle içine girdikçe bitmeyen derinleşen bir konu, müthiş alt katmanları var. Evrimsel biyolojinin herhangi bir organın evrimleşme sürecini anlatırken ortaya çıkan ayrıntılara şaşıp kalıyorsunuz. Burada da örneğin, tek hücreli ışığa duyarlı bir canlıdan bugünkü insanın gözünün evrimini aşama aşama açıklamak ne müthiş… Bu yüzden bilimi seviyoruz, yaygınlaşmasını destekliyoruz.

Richard Dawkins kariyerinin ilk dönemlerinde bu konuyu incelemiş, hatta gözün evrimi sırasındaki geçişleri sebepleriyle anlatıyor. Yine youtube’da konuyu çok güzel anlatan videolar izledim. Görsellerin temiz ve anlaşılır olmasına da gayret ettim. Bu konuda neredeyse tüm işi yapan arkadaşım Alper Rozanes‘e teşekkürler…

Ve yine tartışmalar ve iterasyonlar ile oluşan bir bölüm… Konuşmanın ilk başında herkesten “önyargılarını, oluşmuş fikirlerini, dini düşüncelerini” bir araya toplamalarını ve bunları “rafa” koymalarını istedim. Sonra da dedim ki “şimdi mükemmel bir dinleyici kitlesi var önümde, herşeyi dinlemeye hazır..”

Konuşmamın sonunda başta rafa koyduğumuz bu “paketi” geri alma hareketi yaparken dedim ki “Durun! Bir hayal edin… Bu rafa koyduğunuz paket hep orada dursa, siz yeni insanlarla, yeni fikirlerle, yeni yapılarla karşılaştığınızda bu paketiniz hep dışarda olsa, hayatınıza giren bu yenilikleri açık fikirlilikle karşılasanız, acaba dünya daha güzel bir yer olur muydu?”

Sonra da kendi “açık fikirlilik” geçmişimden bahsederek konuşmayı bitirdim… Umarım beğenirsiniz…

Bu konuşmayı dostum Necil Beykont’un özel hazırlıklarıyla hepimiz için hoş bir geceye dönüşen 7 Şubat’ta yapmıştım, o gecenin esprili teaser videosunu da paylaşıyorum…

 

 

 

 

Toastmasters – Tecrübeli ve etkili bir konuşmacıyı değerlendirmek

Sercan‘ı ilk Toastmasters Türkiye Hitabet yarışmasında gördüm. Etrafa enerji saçıyordu, sonradan sahnede o enerjisini daha net gördüm. Topluluğa karşı konuşma heyecanını yenmesinin hikayesini anlattığı konuşmasıyla Hitabet Yarışmasında Türkiye birincisi oldu, sonra ben de Anadolu Toastmasters’a devam etmeye başlayınca yollarımız kesişti… Eşi Murat’ı kariyerimin ilk yıllarından tanımam da cabası …

İlk 10 konuşmasını bitirip “Hikaye anlatma” yolunda yeni konuşmalar yapmaya başladı. Her defasında alanını genişletiyor, sahnede o kadar emin ki kendinden, gerçekten arada takılıp kalan ben, hayranlıkla izliyorum onu…

12. konuşması şöyle, zevkle izleyiniz…

 

Aşağıda da benim değerlendirmem var. Umarım onu da izler, beğenirsiniz…

 

 

 

Toastmasters Türkçe Proje 4 – Çıtayı çok yukarı koymak

Toastmasters kılavuzunda dördüncü proje dil kullanımı üzerine ödevler veriyor. Konuşmanızı kısa, temiz, gramer olarak kusursuz cümlelerden oluşturun, mesajınızı net verin. Cümlelerinize emek harcayın, çalakalem konuşmayın diyor. Özellikle cümle yapılarına dikkat çekiyor.

Üniversite yıllarımda Adam Yayınları’na giderdim her Çarşamba öğleden sonra Memet Fuat ve Cevat Çapan gelirlerdi, Semih Gümüş ve amcam Turgay Fişekçi ile beraber doyumsuz sohbetler olurdu, ben de kenara bir sandalye çeker dinlerdim. Nazım Hikmet‘i birinci elden Memet Bey’in anlatımlarıyla orada tanıdım, özellikle hapishane yılları, Piraye hanım’a olan aşkı, hapishaneden yazdığı şiirler ve mektuplar beni hep çok etkiledi. Tüm eserlerini olmasa da Nazım’ın şiirini okuma gayretinde oldum, dil kullanımını hayranlıkla gördüm.

Bu konuşma Türkçe ve dil üzerine olunca dedim ki, Nazım’ın yazdığı ve beni etkileyen bir şiirini ezbere okuyayım, bu arada Nazım’ın hapishaneye giriş öyküsünü anlatayım. Yine Anadolu Toastmasters’da uğraştığım “duyguları ortaya çıkarma” teması üzerinden de yürüyebileceğim bir konuşma olur diye düşündüm.

Amcam Turgay Fişekçi’yi aradım, ona derdimi söyledim, o da bana üç tane şiir söyledi, Nazım’ın hayatını ve sanatını Türkiye’de en iyi bilen insanlardan biri olarak… Dedi ki, önce “Kerem Gibi” şiirini oku, bu hapishane dönemi öncesi şiirini yansıtır, coşku dolu mısraları vardır. Sonra “Karıma Mektup” şiirini oku, hapse girmiştir, şiirin tonu değişmiştir, bu şiirin içinde birbirine bağlı ama çok farklı duygular vardır, sonra da “Ben içeri düştüğümden beri” şiirini oku, hapiste 10 yılını tamamlamış Nazım’dan bambaşka bir tonda, hayal kırıklığı ve umudu bir arada gösterebilirsin. Ona çok teşekkür ettim, toplantıya da davet ettim.

Bu şiirlerin Youtube’da süratli olarak okundukları videoları izleyip toplayınca 12 dakikaya ulaştım! Tabii sadece 7,5 dakikam olduğu için planlama değişikliği yaptım. Dedim ki sadece “Karıma Mektup” şiirini okuyayım, ezberden, ve hapse girmesi öncesini ve biraz da hapse girişini anlatayım. Atatürk’e yazdığı mektubu da kullanabilirim. Ve bir temel sorum olsun soracak ve cevaplayacak, onu da amcamın desteği ile buldum: “Mahpusluk şiir yazdırır mı?”

Her şey güzel gitti. Metni yazdım, Atatürk’e mektubu buldum. Şiiri ezberlemeye koyuldum. Hatta kızım Mine ile birlikte şiiri onlarca defa okuduk, o da ezberledi.

Şiir okumak ayrı bir sanat, gördüğüm en basit iki seviye var… İlki “dudak ezberi”.. Yani kelimeleri belli bir sırayla unutmadan dudaklarımızdan dışarı çıkarmak… Fakat ikinci ve daha zor seviye, dudak ezberinin üzerine, şiirin duygusunu da verebilmek, şairin duygusunu dinleyenlere yansıtabilmek. İşte bu en zoru, ben de en zorunu seçmişim. İyi ki de…

Hem ortam, hem amcam Turgay Fişekçi’nin de salonda olması, hem de şiirin duygusunu verme kaygısıyla dudak ezberimin çökmesi ile şiiri okurken takıldım ne yazık ki… Bir yerde amcam, bir yerde de Zehra arkadaşım yardımcı oldu. Şiirde takılınca Toastmasters tecrübesinden olacak, tamamen yıkılmadım, bulunduğum yerden devam ettim, kalan ezberimi sürdürebildim. Olsun, bence güzel bir deneyim ve öğrenme oldu. Kızım beni teselli etti ardından, bu da beni tuhaf duygulara sürükledi… Benim bir kızım var, 13 yaşında ve babasını teselli ediyor…

Ne güzel bu defa bir de poster yapıldı, konuşmalarımız için… Burada…

Konuşma aşağıda…

Toastmasters’dan arkadaşım olan ve aramızda güzel bir dostluğun geliştiği Alper 9 yıldır Toastmasters’da olmasına rağmen ikinci defa sahnede Türkçe konuşarak benim konuşmamı değerlendirdi. O da aşağıda.

Umarım konuşmayı da değerlendirmeyi de beğenirsiniz… Yeni konuşmalara doğru yola devam…

Bir gözlemimi de iletmek isterim, bu konuşma hazırlığı sırasında çok sayıda Nazım Hikmet şiirini çok farklı kişilerden dinledim. Hiç tartışmaya gerek yok, Genco Erkal dünyada bu işi en iyi yapan insandır. Onunla diğer tüm şiir okuyanlar arasında ciddi bir fark var.

 

45. yaş değerlendirmesi

3 Kasım’da 45 yaşımı bitiriyorum, şöyle bir geriye, bulunduğum yere ve geleceğe bakarak bir değerlendirme yapmak istedim.

Öncelikle insanlık 200 bin yıldır var, ve sadece 150 yıl kadar önce ortalama yaş 40 civarındaymış, yani 1900’lerin sonuna doğru doğmuş olmaktan yana çok mutluyum ve bu yaşa gelebildiğim için de kendimi çok şanslı hissediyorum.

 

İnternet’in olmadığı bir dünyayı da yaşamış olmaktan, bugün gelinen noktayı kavrayabilmekten yana da kendimi zengin hissediyorum.

Ne kadar hırslı olursak olalım, her konuda “zirvede” olan insanların sayısı bizim düşünebildiğimiz iyimser oranların çok gerisinde… Olimpiyatlara kaç insan katılabiliyor, oranını düşünsenize… Bu her alanda böyle, bu bağlamda çalıştığım, öğrendiğim, ilerlediğim konularda hiç “zirvede değilim” diye kendime haksızlık yapmadım, kendi yeteneklerime, çabama, çevreme göre kendimce değerlendirmeler yaptım. Genel yargılardan farklı “kariyer yükselişi” yargılarım oldu, saygı görmeden “yükselmenin” anlamı olmadığını düşündüm. Kendi geldiğim noktayı yine bir süre önce kendi bulunduğum noktayla karşılaştırdım. Buna göre geldiğim noktalardan büyük oranda memnunum.

Kan göremediğim ortaya çıktıktan sonra, benim 18 yaşımın en popüler konusu olan elektronik ile tıbbı birleştirmek istedim ve 1,5 yıl hariç kariyerim boyunca hep bu alanda çalıştım. Bu sektörün üç büyük firmasında çalışma ayrıcalığına ulaştım. Her birinden farklı deneyimler edindim, hem sürekli öğrendim, hem ilerledim, hem olgunlaştım, kurumsal alandaki kariyer yolculuğu ile ilgili de “kendi” anlayışımı geliştirdim. Bu 21 yılda çok farklı yapılar gördüm, çok değişik müdürlerle çalıştım. En iyi performans gösterdiğim dönemleri analiz ettim, bu faktörleri tanımlayabiliyorum ve bu bilgi birikimi üzerinde düşünmeye & çalışmaya devam ediyorum. Kurumsal firmaların hareket biçimleriyle ilgili bazı teorilerim var, hatta bazı dostlarımın kariyer yolculuklarını önceden ayrıntısıyla tahmin edebildim…

Büyük kısmı çalışma ve başarı ama şansımın yaver gittiği zamanlar da çok oldu. Yine de büyük oranda, şansın da çalışma ve emekle elde edebileceğine inandım. İmkanım oldu, dünyada çok yer gezdim, iş için, Miami’den Seul’e, Moskova’dan Cape Town’a, Lizbon’dan Sydney’e, Chicago’dan Kırgızistan’a, birçok şehri / ülkeyi görme, değişik kültür ve milletten insanlarla iş yapma imkanım oldu. Bu da bana daha esnek bir bakış açısı kazandırdı.

2013 Avusturya

Birçok tesadüfün bir araya gelmesiyle İngiltere’de karımla tanıştım, evlendik, 2 tane çocuğumuz oldu, onların her gün, her ay gelişimlerini, büyümelerini izleme & katılma imkanım oldu. Her dönem farklı bir güzelliklerini & zorluklarını yaşadık. Karım hem sevgilim, hem arkadaşım, hem de gerçekten zor durumda kaldığımda gideceğim insan oldu. Onunla da farklı milletlerden olmamız, kendi içinde zorlukları ve güzellikleri getirdi, getiriyor. Halen hep beraber yediğimiz ve çocukların hikayeler anlattıkları akşam yemekleri benim için paha biçilemez güzellikte deneyimler…

2017 Yaz

Annemden, aileden gelen bir yaklaşımla genelde “önce iş, sonra eğlence” dedim. Çalıştım. Şimdi bu konuda dönemin değişmine tanıklık ediyorum, önce iş, sonra eğlence dediğim için sıkıcı bulunuyorum. Ama ben de adapte ediyorum kendimi, şimdi, önce biraz iş, arada eğlence, ama işi bitirelim diyorum.

Değişik dönemlerde farklı konulara ilgi duydum, kendimi geliştirmeye çalıştım. Örnekler, almanca, çift dillilik, satranç, ikna teknikleri, duygusal zeka, vücut dilini anlama, iş geliştirme, vizyondan bugüne gelme, bağımsız iş planı geliştirme, nakit akışı hesaplama, iş / özel hayat dengesi, ofiste verimlilik, topluluğa hitap etme, liderlik, ekip performansını yükseltme, şirket kültürü, mentörlük / koçluk, girişimcilik, işletme koçluğu, etkili toplantı teknikleri, ofiste politika, sunum teknikleri, masa tenisi, blog yazma, sinema, çalışan bağlılığı vb… Bunların bazılarında ortalamanın üzerine çıktım, bazıları çok zor geldi, bazılarında ortalamanın altında olmama rağmen kendimi çok geliştirdim, geliştirmeye devam da ediyorum.

Genelde soğuk, duygularını az ifade eden veya duygu geliştirmeyen, analitik düşünen, soruların cevaplarını bilimde arayan, sebep sonuç ilişkilerine aşırı önem veren, mistik & spritüel konulara soğuk yaklaşan biri oldum, öyle bilindim. Bunun bazı negatif etkilerini de yaşadım, insanlara yaklaşırken genelde sıkılgan oldum, hala öyleyim. Ama son 5 senede hayatımın bu temel çelişkisinde “duygular” tarafında ilerleme kaydettiğim aşikar… Psikolog Şule Öncü eşliğinde 3 yıl psikodrama gruplarına katıldım, rahatlık alanımın dışında eylemlere giriştim, hala da buna devam ediyorum. Yine belli şeyleri yapmadan heyecanlanıyorum, yaptıktan sonra da bir adım daha attım diyorum kendi kendime. İş dışından yeni tanıştığım ve hayran olduğum bir lider geçen ay bana şunu dedi : “Rahatlık alanının dışına ne kadar sık çıkarsan o kadar hızlı öğrenir ve ilerlersin”

Tipik bir Türk ol(a)madım, farklı yaklaşımlarım oldu, değer yargılarım toplumun genel değer yargılarından farklı gelişti, bundan da memnunum. Sevdiğim bir tweet’im şuydu : “Kendimi bildim bileli azınlıktayım.” 45 yılın sonunda biraz karamsarım, zira gidişat benim özlediğim bir Türkiye’nin tersi yöne ilerliyor, eğitim, adalet, sağlık, insanın değeri, kadının toplumdaki yeri, iş geliştirme, çalışanların mutluluğu, devlet kaynaklarının adaletli & geliştirici dağılımı… tüm bunlar benim olası önerilerimin tersine ilerliyor. Bu konuda elimden geleni yaptığımı söyleyemem, yapabildiğimi yapıyorum diyelim. Mesela Genç Başarı Vakfı’nda gönüllü olarak çalışıp lise öğrencilerinin girişimciliği öğrenmeleri için çaba gösteriyorum. Bunun uzun vadede ülkemize katkısı olacağını hayal ediyorum. Elimden gelen bu diyorum, kendimi avutmak için. Siyasetle günlük bazda hiç ilgim olmadı, yakından izledim, ama siyasi tartışmalara da girmedim pek… Sanırım tartışma kültürümüz de benim dayanabileceğim sınırların altında seyrediyor. TV’de tartışma programlarını da izleyemiyorum, sinirim bozuluyor. Birçok kültürü, yeri, farklı insanı tanıdığımı söylemiştim.. Biz Türkiye için “kendine has” diyoruz ama bunu dünyada söyleyen çok çok sayıda ülke var. Benim bu noktadaki kriterlerim evrensel… Türkiye bebek ölümlerinde dünyanın ileri ülkeleri arasına giriyor mu… PISA sıralamasında 15 yaşındaki Türk gençler türkçe ve matematikte ne durumdalar…. Farklı dilleri & dinleri & yaşama biçimleri olan yurttaşların yasal ve yaşama hakları güvenceye alınmış mı… Devletin güvenlik ve idari organları tüm vatandaşlara aynı uzaklıkta davranıyor mu? Tabii ki adalet sistemi adil mi? Devletin yatırım kararları bilimsel ölçütlere göre alınıyor ve açık şekilde denetleniyor mu? Gördüğünüz gibi bunların tümü birbirine bağlı konular ve bu evrensel değerleri savunan siyasi partiler Türkiye’de güçten uzaktalar…

İlk 20 yılım ders çalışarak geçti, sonraki 5 yılım mesleki olarak yolumu aramakla, sonraki 10 yılım mesleğimi hırsla yaparak, Almanya’da 5 yıllık bir deneyimi yaşayarak, sonraki 10 yılım da işimi yaparken ve ilerlerken farklı şeylerin farkına vararak geçti… 35 yaşımda espri ile karışık “Erkeğin yükseliş dönemi 35 – 45 yaş arasıdır, siz beni 45’te görün” diyordum, öyle beklediğim gibi bir “yükseliş” dönemi olmadı. Şikayet edemem, ama çaba ve emek verdiğim konuların birer yolculuk olduğunu kavramak ve her birinde kendimi objektif olarak değerlendirmek belki 35 – 45 arasının başarısı oldu diyebilirim.

Buradan nereye doğru gidiyorum ? İşimi elimden geldiği kadar en iyi şekilde yapmaya devam… İlerlemek istediğim, planladığım konularda zaman ayırmaya ve çaba göstermeye devam… Çocuklarımın sevdikleri uğraşlarla, bir dünya görüşü geliştirerek kendilerine yetme yolculuklarına destek vermeye devam… Karımla hayallerimizi konuşmaya & planlamaya devam… Uzmanlıklarımı & öğrendiklerimi insanlarla paylaşmaya, destek olmaya devam… Eksiklerimi görmeye, bunları ilerletmeye, rahatlık alanımın dışına mümkün olduğu kadar sık sık çıkmaya devam… İnsanları dinleyip anlamayı & satış yeteneklerimi geliştirmeyi & insanlara daha çok vermeyi & hayallerime doğru yürümeyi de arttırmalıyım… 50 yaş yazımda görüşmek üzere 😊

Ofiste negatiflik yayanlara karşı iletişim önerileri

Kendimizi ofiste negatif bir iletişim havasında bulduğumuz olur mu ? Benim belli süreçlerde bu başıma geliyor, birden çok kişiyle değil ama bir yakın arkadaşımla konuşurken bu negatif havaya kendim de kapılabiliyorum… O havadan çıkmak için çeşitli yöntemler var ama yazar Aja Frost bu tür negatif konuşan iş arkadaşlarınızla diyaloglarınızın daha olumlu hale dönmesi için öneriler yazmış, çok hoşuma gitti, bunları Türkiye’deki ofis ortamına taşımak istedim… Buyurun….

Öncelikle “negatif insanlardan kaçınmayı” deneyebiliriz… Bunu eminim denemişsinizdir. Bazen size iyi hissettirebilir, ama aslında o kişi şikayet havasında bile olsa değerli bir çalışan olabilir, ve kaçınma taktiği ile tanımanızın faydalı olacağı bir insana ulaşamamış olacaksınız. Dikkate değer…

İkinci yol, bu tür toplu şikayet seanslarına katılıp kahve içilirken siz de kendi şikayetlerinizle akışa katılabilirsiniz. Bunun da şöyle bir sakıncası var, size ve şirkete hiçbir faydası olmadığı gibi, sizin genel moral durumunuzu da aşağı çekebilir.. Geçelim bunu da…

Peki diyaloğu kaybetmeden, kötümserliği nasıl yok edebiliriz? Aja’nın şu önerilerine bakalım, hangisi tutar Türkiye’deki ofis kültürü içinde?

  • Bu anlattıklarına üzüldüm gerçekten… Peki bu durumdan olumlu hiçbirşey çıkmadı mı?
    • Bu fena değil, zira negatif kişi “hayır herşey çok berbattı” demek istemeyecek, doğal akış olarak olumlu tarafları anlatmaya başlayacaktır… Siz de bu cümle ile genel havayı negatiften pozitife çevirmiş oldunuz.
  • Püff, kötü bir durum gerçekten… ama ben senin bu durumdan sıyrılmandan etkilendim açıkçası… nasıl başardın?
    • Burada bir taraftan anlatan kişiye övgü yaparken konuşmanın seyrini yine olumlu bir yöne çevirebilirsiniz… ben beğendim bunu da.
  • Ohh… zor bir durum… genelde bu tür olaylarla nasıl başa çıkıyorsunuz?
    • İnsanlara bir sorunu nasıl çözdüklerini sorduğunuzda hemen “problem çözme” moduna geçerler, bu da pozitif bir cevabı almanızı sağlar… İnsanlar “bilmiyorum ki bu sorunu nasıl çözeriz” demek istemezler.
  • Eğer bizim bölümdeki Ahmet de senin cesaretine sahip olsaydı…
    • Övgü ve takdir çoğunlukla bu tür durumlarda pozitif bir duygu yaratır… Konuşan kişi övgünün de etkisiyle olumlu hikayeler anlatmaya çalışır.
  • Hatalıysam beni düzelt ama sanırım şu konuda kızgın gibisin, doğru mu…
    • Bazı insanlar gerçekten dertlerinin dinlenmesini isterler, böyle aktif ve yansıtıcı şekilde dinleme cümlesi söylediğimizde hem o kişiye yakınlaşmış, hem de onun “buharını” almış oluruz.
  • Hay Allah, zor bir hikaye… ama sanırım sen de artık olumlu birşeylerden bahsetmek istersin değil mi… başka neler oldu bu hafta ?
    • Bu cevapla kötümser anlatıcıyı yavaşça olumlu söyleme doğru ilerletmiş olursunuz, sonuçta kimse “Bu hafta olumlu hiçbirşey olmadı” demek istemez. Yoksa ister mi?
  • Yapabileceğim birşey var mı?
    • Bu şekilde olumsuz hikayeler anlatan kişilerin dertlerini sizin direk çözebileceğinizi düşünmek iyimserlik olur. Fakat bazı durumlarda yardım elini uzatmak size dostluk kazandırır, küçük bir çaba ile önemli bir müttefik kazanmış olabilirsiniz.

Bir dahaki sefere ofiste 3-4 kişi herkesi yerden yere vuruyorlarsa, davranışınızı tekrar düşünün, belki kaçınmaktan veya o negatif partiye katılmaktan daha iyi bir yol olabilir.

%d blogcu bunu beğendi: